Modern dünyanın çağın ideali olarak övülen, özgürlük ve refah vaatleriyle tanıtılan seküler düşünce, ortaya çıktığı günden bu yana gerçekleri örtmek ve gücü,serveti elinde bulunduranları korumak için kullanılmıştır.
Dünyanın en zengin şehirlerinde bile yüz binlerce insan sokakta yatmaktadır. New York’un gökdelenlerinin gölgesinde kartonlara sarınmış bedenler, Paris köprülerinin altında uyuyan çocuklar, Londra’nın en meşhur caddelerinde kurulan çadır mahalleleri bunun açık göstergesidir.
“Homeless” yani evsizlerin sayısı; demokrasi ve laiklik esasına bina edilen seküler kapitalist düzenin beşiği olan ABD, İngiltere, Fransa ve çeşitli Avrupa ülkelerinde azımsanamayacak derecede yüksek, sayısı milyonlara ulaşmış durumdadır. Bunun yanında uyuşturucu bağımlılığı, faiz, kumar, ekonomik eşitsizlik ve ahlaki yozlaşma da hesaba katıldığında, Allah Subhânehû ve Teâlâ’yı hayattan ayıran, ahiret bilinci olmayan sekülerizmin insani değerleri koruyamadığı, hatta korumak gibi bir derdinin olmadığı açık bir şekilde görülmektedir.
“Refah” ve “özgürlük” sloganlarıyla pazarlanan seküler düzen, kendi sokaklarında ve toplumlarında bile adaleti tesis edememişken; kanlı savaşların bahanesi hâline getirilmiş, Hilafetin ilgasıyla birlikte Türkiye’de, Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Suriye’de ve Gazze’de dökülen kanların, yıkılan şehirlerin ve yerinden edilen milyonların sebebi “özgürlük ihracı” adı altında yapılan işgaller olmuştur. Bir yanda teknoloji ve zenginlik; diğer yanda sömürü ve yoksulluk…
Bir toplumun kalkınma seviyesi sadece teknoloji ve servet gücüyle, beton yığınları ve gökdelenlerin yüksekliğiyle ölçülemez! Kalkınma; insani değerleri koruyup koruyamadığı ile ölçülürse, hakikate daha uygun bir değerlendirme yapılmış olur.
Biliniz ki; su insanlık için hayatın en değerli varlığıdır, İslam da öyledir. İslam’ın, Raşidî Hilâfet Devleti’nin eliyle bir bütün olarak tatbik edildiği yerde hayat; bulunmadığı yerde kuraklık vardır. Onunla sadece insani değerler değil, tüm canlıların hakları korunur. İslam ile toplum, adaletin, güvenin ve merhametin simgesi olur.
Raşidî Hilâfet Devleti’nin kurulması, İslam’ın bir bütün olarak tatbik edilmesi sadece bir yönetim biçiminin değişmesi değildir. Bu; Müslümanlar ve ümmet için toplumsal bir sınavdır. Bu devletin yeniden dirilişiyle toplumun refah seviyesi yükselecek, uyuşturucu, kumar, faiz ve ahlaki yozlaşmadan korunacaktır. Ancak bu kalkınma ve değişim, hayatın kolaylaşacağı anlamına gelmez; aksine iman ve azmin sınanacağı zorlu bir dönemi beraberinde getirecektir.
Bu süreçte her Müslüman çeşitli fedakârlıklarla imtihan olacaktır. Kimi zaman en yakınlarımızı şehadete uğurlayacak; yürek sızısı ile birlikte Allah’a karşı görevimizi yerine getirmiş olmanın gururunu hissedeceğiz. Belki de hak ile batıl arasındaki savaşın çetin sahnelerinde hem malımız hem canımızla yer alacak, bazı konfor ve imkânlardan mahrum kalacak, zorluklarla mücadele edeceğiz. Ancak tüm bu fedakârlıklar bizi hem birey hem de toplum olarak olgunlaştıracaktır.
Zulüm gören kardeşlerimizin kanının yerde kalmadığına şahit olmak; ilk kıblemiz Mescid-i Aksa’nın Siyonistlerin zulmünden, Mekke ve Medine’nin Suudi zulmünden kurtulması; ümmetin kalbinin yeniden iman ve adaletle atması demektir. Bu; sadece bir siyasi zafer değil, aynı zamanda Allah’a karşı sorumluluğumuzu yerine getirdiğimiz, hem dünyevi hem de uhrevi bir zafer olacaktır.
De ki: “Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlara (ahirette) iyilik vardır. Allah’ın yeryüzü geniştir. Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilir.” (Zümer Suresi, Ayet 10)
Kaynak: Abdulcelil Kuşçu

1 yorum
Yüreğinize sağlık kardeşim