Home › Forumlar › Osmanlı Tarihi › 31 Mart Faciası ve Olayı
Etiket: 31 mart vakası
- Bu konu 0 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son 1 hafta 6 gün önce
Celal Yağmur tarafından güncellenmiştir.
- YazarYazılar
- Mayıs 3, 2026: 10:28 am #11081
Celal YağmurAnahtar yöneticiTREN VAGONLARI ÖYLE DOLU Kİ BAZI ESİRLER AYAKTA ÖLÜYOR. ÖLDÜKLERİ VAGON BOŞALTILIRKEN YERE DÜŞÜNCE ANLAŞILIYOR
Fotoğraflar: Üstte sağ yakalanan ve esir edilen Osmanlı-Türk askerleri sürgüne gönderilmek üzere Sirkeci’ye götürülürken, sol altta esirler arasında bulunan bandocu Mülazım Mustafa Turan ve 64 yıl sonra bastırabildiği kitabı… 2 Mayıs 1909. 117 yıl önce bugün. Taşkışla’da teslim olan 3 bin Osmanlı-Türk askerini süngüyle ve kurşunla şehit eden Gagauz Enver ve Bulgar teröristler, hazineyi soymaya gitti. Sağ yakalanan Hassa Ordusu askerleri taş kırmaya, Selanik’e gönderildi… Aslında, Taşkışla’da teslim olan 3 bin Osmanlı-Türk askerinin Enver ve onun Bulgarları tarafından öldürüldüğünü gören en az 50 tanık var.
Ama bu tanıklardan biri hariç diğerleri anılarını yazamadan ve hatta bir başkasına sözlü olarak anlatamadan öldü. Sadece Mülazım Mustafa sağ kaldı. Mülazım Mustafa’nın yazdıklarının ikinci bölümünü paylaşıyorum: “Taşkışla müretteb faciası tamamlanıp vaziyet durulunca, Enver Bey ve arkadaşı Bulgar Komite Reisi Sandansky maiyetleriyle evvelden kararlaştırıldığı gibi Yıldız Sarayı’nın yağmasına koştular. 600 senelik Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası olan milyarlar değerindeki hazine ve sarayın kıymetdar nesi varsa Abdülhamid’in gözleri önünde Bulgar eşkıyalarına yağma ettirildi. Bizim ise Divanı Harp tarafından verilen karara göre, rütbe ve nişanlarımız söküldü. Sirkeci sevkiyatındayız. Bizler ölümden kurtulduğumuza şükür ediyorduk. Çünkü bir çok arkadaşımız öldürülmüştü.
Bizim gibilerle Sirkeci sevkiyatı tıklım tıklım dolmuştu. Bir gece kapılar açıldı, isim filan yok, süngülü muhafızlar arasında, dizilin bakalım, dörder dörder sıra olduk. Sirkeci istasyonuna getirildik. Bizden evvel bir kısım sürgünlük asker getirilmiş, kırık kişilik vagonlara doldurulup kapıların kilitlenmiş olduklarını gördük. Bizleri de bahriyeli, topçu, süvari her sınıftan karışık kafilemizi de hazır olan boş vagonlara yüzer kişi istif halinde doldurdular. Kapıların kol demirlerini kilitlediler. Süngülüler vagon tepelerinde hareket ettik. Omuz omuza bir haldeyiz. Oturmak imkanı bile yok. Ne zulüm ne azaptı o. Gidiyoruz saatler geçtikçe çok bunalmaya başladık. Çünkü kutu gibi her tarafı kapalı vagonlarda havasızlık bunaltmaya başladı. Her halde ölelim diye bu zulmü reva görmüşler.
Tren fasılalarla istasyonlarda duruyor, tekrar yoluna devam ediyor, nerelerdeyiz, nereye gittiğimiz belli değil. Sabah olduğunu vagon çatlaklarından içeri sızan ışıktan anladık. Dedeağaç, Gümülcine, Drama, Serez gibi büyük şehirlerde istasyonda tren durunca ahali vagonları taşlıyor, sizi gidi millet hainleri, namussuzlar sizi diye hakaret yağdırıyordu.
Bu minval üzerine Selanik’e geldik. Yine kapılar açılmadı. Vagon içi çok fena. Müteaffin bir koku hepimizi bitirdi. Defi hacet, idrar kokusu birbirine karıştı. İkinci gece sabaha karşı üçüncü ordunun merkezi olan Manastır’a geldik. Vagonlar açıldı. Her vagondan müteaddit cenazeler çıktı. Onları istasyonda bırakıp bitkin bir halde etrafımızda süngülüler, şehre yollandık. Yollarda halkın yuha sesleri ile karşılandık. Biz her şeyi unuttuk temiz hava alabildiğimize şükür ediyor, akıbetimizi düşünüyor, kaderin tecellisinin acılarını çekiyorduk. Şehrin ortasında oluklu saçtan yeni hazırlanmış bir hangara hepimizi kapattılar. O gün de aç susuz kaldık. Ertesi gün fıçılarla su, tayın ekmeği verdiler. Ekmeğe değil herkes suya sarılıyor, hiç birinde insan denecek hal kalmamıştı…
Birkaç gün sonra bir mızıka yüzbaşısı geldi. İçimizde mızıkacı olup olmadığını sordu. Ayrı ayrı bandolardan 18 mızıkacı çıktı. Biz dört arkadaş bir bandonun sürgünleri idik. Yüzbaşı bizleri sıraya dizdi, isimler künyeler yazıldı. Nişan ve rütbelerimizin ref’ine üzüldü. Çok muhterem bir askerdi. Hepimizi kırmızı kışlaya götürdüler. Kışlada 26’ncı Alay mızıkasına hepimizi nefer olarak kayıt ettiler. Yüzbaşı bizlere karavana çektirip neferlik yaptırmadı. (Biz) dört arkadaşa ufak bir oda verdi ve çalgı dersi için çıraklarımızı ayırdı. Bize büyük bir babalık vazifesi yaptı.
Kırmızı Kışla’nın 26’ncı Alayı da bize uğur getirmedi. Bizimle gelen kafileden sağ kalanları o zaman Yunan hududu yakınındaki Kayalar Kazası ile Kozina Dağları arasında taş kırdırıp yol yaptırdıklarını haber almış idik. Çok geçmedi nereden geldiğini bilmediğimiz bie emirle bizleri de muhafaza altında kayalara götürdüler. Her iki kasabadan uzak hatta civarında köy bile olmayan bir kayalığın eteğinde yırtık çadırlar içinde etraftan yolup topladıkları otlar üzerinde yattıklarını gördük. Bizleri de bir çadıra koydular. Sabah akşam hangi nimet olduğu belli olmayan karavana ile günde birer ekmek verdiler.
Posta muhaberatı olmadığı için ailelerimizden ne haber ne de yardım alamadık. Arkadaşlardan her gün bir iki ölen oluyor. Techiz, tekfin gibi şeyler olmadığı halde Kozina Dağı eteklerinde bir mezarlık yaptık. 325 senesi (1909) Eylül ayının sonuna kadar yazın kızgın güneş altında kuru toprak üstünde yırtık çadırlarda yattık. Gündüzleri taş kırıp yol yaptık. Cemiyet kendi menfaat ve perestiji için bizleri bile feda etmekten çekinmedi. Bizler cemiyete hizmet eden fedailer, sanki bilmeyerek işlediğimiz bu günahların cezası olarak Zemzem kuyusuna işeyen lanetliler gibi her türlü işkencelere maruz kaldık. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin şakşakçı muharrirleri insafsız, garazkarane bir tarzda hakikatleri maskelemek için kalemlerini çirkeflere batırıp (biz) zavallılar için ne yalanlar ne uydurmalar yazdılar.
325 senesi birinci Teşrin ayının 7’nci günü (7 Ekim 1909) cezamızın bittiğini harekete hazır olmaklığımızı tebliğ ettiler. Kafilenin yarısı sefaletten ve hastalıktan ölmüştü. Kozina Dağı’nın eteklerinde teçhiz tekfin yapılmadan cenaze namazları kılınmadan köpekler gibi gömülen 31 Mart’ın meçhul kurbanı olan arkadaşlarımızın mezarlarına son bir ziyaret yaptık.
Yine muhafızlar nezaretinde Soroviç istasyonundan tren bindirildik. Artık yuvalarımıza dönmek ailelerimize kavuşmak sevinci içinde Selanik’e geldik. Beyaz Kule’deki kışla meydanında sıraya dizildik. Yukarıdan gelen şu emri bizlere okudular: Meşrutiyeti ilga ve istibdadı canlandırmak maksadile isyan ve ihtilale cüretle vatana ihanet ettiğinizden, divanı harpçe sizlere verilen ceza kafi görülmemiştir. Altı ay daha Karaburun istihkamlarında siper kazacaksınız. Ondan sonra gelecek yeni emre göre hareket olunacak…
Kafilenin ekserisi yalın ayak sırtlarındaki elbiseler lime lime olmuş, bu perişan insanları gören Selanik Yahudileri “Yaşasın Hürriyet, Yaşasın İttihat ve Terakki Cemiyeti” diye (bağırarak) bize nisbet alkışı yaptılar.
Yaya olarak yola çıkarıldık. Biz müddet sonra dur emri verildi. Size “Bak” kumandası vereceğiz ve üç defa “Padişahım çok yaşa” diye bağıracaksınız, dediler. Meğer Sultan Abdülhamid Selanik’e sürgün edilip Alatini Köşkü’nde hapsedilmiş. Ayastafenos’ta toplanan masonlarla karışık meclisin verdiği bir kararla buraya getirilmiş. Köşkün önünden geçerken sefaletten insan kılığından çıkmış bu perişan askerlerin inat olsun diye kasten üç defa “Padişahım çok yaşa” diye bağırtmalarının manasını anlamış olduk. Bizlere Karaburun istihkamlarında siperler kazdırdılar. Kışın dondurucu soğukları yüzünden yine bazı arkadaşlarımız yırtık çadırlarda can verdiler. Divanı harbin cezalandırdığı Yüzbaşı Hikmet ile Mülazım Arif’i Karaburun istihkamlarında karlar içinde toprağa gömdük.
Zavallı Hikmet ölürken son nefesinde “Sebep olanlar sebepsiz kalsın. Allah’ın lanetine uğrasın” demişti. Kim ne derse desin. Hangi tarihçi ne yazarsa yazsın, elim facianın başından sonuna kadar içinde yaşadım. Korkunç vak’aları gözümle gördüm. Bu tüyler ürpertici hadiselerin canlı şahidiyim. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tarihi başından sonuna kadar facialarla doludur. Türk milletini bir çok felaketlere uğratmıştır. (Türk milleti) Az daha bütün bütün yok oluyordu. Cemiyetin yanlış görüş ve idaresi neticesi vicdansızca icad edilen 31 Mart faciasının mürettibleri (düzenleyenler) kahraman, masum olarak öldürülenler de hain oldular. Yer yüzünün üç kıtasında bayrağını şan ve şerefle dalgalandırmış olan bir millet ve koca bir devleti 10 sene içinde perişan eden, İmparatorluğu kökünden yıkan İttihat ve Terakki Cemiyeti, hürriyeti bir kumarbaz gibi harcadı…”
Kaynak: Mustafa Turan, Taşkışla’da 31 Mart Faciası, sayfa 78 / 79 / 80 / 81 / 82 / 83 / 84… Aykurt Neşriyatı 1964
-
Bu konu 1 hafta 6 gün önce önce
Celal Yağmur tarafından değiştirildi.
-
Bu konu 1 hafta 6 gün önce önce
- YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.