Şeytan Nedir Kimdir

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Admin

  • Allah var gam yok.!
  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
    • İleti: 1874
    • Karma: +0/-0
    • Cinsiyet:Bay
  • Allah Var Gam Yok.!
    • Profili Görüntüle
    • www.islamvetarih.com
BÜYÜK DÜŞMANIMIZ ŞEYTAN



Şeytanı tanıyor muyuz?

Sınırlarını bilmediğimiz muhteşem bir âlemde yaşıyoruz. Üzerinde doğup büyüdüğümüz ve hayatımızı devam ettirdiğimiz dünyamız, güneş sistemine bağlı gezegenlerden biri.

Güneş, Samanyolu Galaksisi’nde bulunan ve sayıları iki yüz milyar kadar olduğu sanılan yıldızlardan sadece bir tanesi. Samanyolu Galaksisi’nde bir seyahat yapmak istesek, onu bir baştan bir başa kat etmek için yüz bin ışık yılı gerekiyor.

Yani saniyede üç yüz bin km. yol almak şartıyla, bu kadar uzun bir sürede ancak öbür ucuna ulaşabiliriz. Bu hızla yol aldığımızda, bir saniyeden çok az bir zaman sonra aya ulaşılmakta, sekiz dakikada ise güneşe varılmakta…

Uzmanların tahminlerine göre, âlemde Samanyolu Galaksisi gibi en az yüz milyar galaksi bulunmakta…

İlim adamlarının tespitlerine göre, bu kadar geniş olan âlemde hayat sadece dünyada var. Ama bu başka yerlerde hayat yok anlamına gelmiyor. Çünkü insanoğlu şimdiye kadar hemen yanı başımızda bulunan aya kadar gidebildi. 1492 yılına kadar Amerika bilinmiyordu, ama bu “Amerika yok” anlamına da gelmiyordu.

Bilindiği gibi, mesken sakinleri içindir. Mesken varsa, orda yaşayanlar da vardır. Kulübelerde yaşayanlar varsa, elbette ilerde görülen saraylarda da yaşayanlar olacaktır. Benzeri bir yaklaşımla, uzayın hemen her tarafında hayat olduğunu söyleyebiliriz. Ayda yapılan araştırmalarda bir hayat izine rast­lan­maması, orada hayatın olmadığını göstermez. Zira “görülmemek olmamaya delil olamaz.” Varlık, gözle görülenlerden ibaret değildir.

Bir zamanlar “görmediğime inanmam” felsefesi vardı. Bu ifade, Allah, melek, cin ve şeytan gibi dinin haber verdiği gay­bi şeyleri inkâr için kullanılırdı. Pek çok insan, dinin değerlerini inkâr ederken bu felsefeye dayanırdı. Ama gelişen ilim ve fen, bu görüşün ne kadar cılız ve temelsiz olduğunu gös­terdi. Başta insanın kendi mahiyetinde olmak üzere, etrafımız görülmeyen şeylerle dopdolu. Mesela, aklımız, hayalimiz, duygularımız görülmüyor. Ne sevgi ne de nefret elle tutulan, gözle görülen şeylerden değil. Ama bunların inkârı da mümkün değil.

Öte yandan, her taraf X ışınları, ultra viyola ışınları, radyo ve televizyon dalgaları ile dolu. Hatta ilim adamlarının tespitine göre, göremediklerimiz görebildiklerimizden çok çok faz­la, kâinatı adeta bir anahtar deliğinden seyretmekteyiz.

İşte, şeytan, gözle görmediğimiz varlıklardandır.

Varlık mertebeleri

Varlık mertebeleri başlıca üçe ayrılır:

1-Vacibu’l- vücut. (Varlığı kendinden ve zorunlu olan.)

2-Mümkini’l-vücut. (Varlığı, başkasının varlığına bağlı olan.)

3-Mümteniü’l-vücut. (Varlığı imkânsız olan. Mesela, Allah’ın ortağı olması imkânsızdır.)

Vücudu vacip, yani zorunlu olan ancak Allah’tır.

Mümkin, “varlığı ve yokluğu eşit olan” demektir. Allah’ın yarattığı her varlık imkân dairesinde bir varlığa sahiptir. Yani, bunlar yaratılmayabilirdi de. Yaratılmış olmaları, varlığı zorunlu olan Allah’ı göstermektedir. Bunları başlıca iki grupta ele alabiliriz:

1- Ruhaniler

2- Cismaniler

Melekler, cinler ve şeytanlar ruhaniler sınıfına girer. Bunların her birinin de kendi aralarında kategorileri vardır. Elbette bir damlaya görevli olan melekle güneşe görevli olan melek aynı değildir.

Cismaniler ise cansızlar, bitkiler, hayvanlar ve insan şeklin­de sıralanır. İnsanların da kendi aralarında çok farklı grupları vardır.

Yaratılış ve İlahî İrade

Bu uçsuz bucaksız varlık âlemi bir zamanlar yok idi. Her şey yokluk karanlıklarındaydı. Yüce Allah âlemi yaratmayı murat etti, gördüğümüz ve göremediğimiz âlemleri yarattı.

Kur’an-ı Kerim, her şeyin “kün emriyle” yani Allahu Tea­la’nın “ol” emriyle yaratıldığını anlatır:
“Allah, gökleri ve yeri hiçbir örneği olmadan yaratandır. O, bir şeyin olmasını isteyince ona sadece ‘ol’ der, o da oluverir.” (Bakara Suresi,  117)

“Ol” emriyle eşyaya vücut verilmesi, yoktan yaratılan insan için anlaşılması çok da kolay bir mesele değildir. Ama bazı örneklerle konuyu bir derece anlayabiliriz. Şöyle ki:

Mesela bir ressam, eline fırçayı alır, tuval üzerinde sanatını icra eder. Sanatında ne derece usta ise, o kadar kolay ve güzel yapar. Adeta elini işe dokundurur dokundurmaz sanatını icra eder, rengârenk resimler vücut bulur. Temsilde hata olmasın, Allah da kudret fırçasıyla mekân üzerinde daima yeni şeyler yaratmaktadır, hem de gayet kolay ve sanatlı bir şekilde…

İnsan, bilgisayarda sanal ortamda da resimler yapabilmekte. Günün birinde bu insan, düşündüğü şeyleri bilgisayar ekranına yansıtabilirse Allah’ın yoktan yaratmasını daha kolay anlayabilecektir. Zaten teknolojik gelişmeler oraya doğru ilerlemektedir. Bir zamanlar televizyonlar elle açılırken şimdi uzaktan kumanda ile idare edilebilmektedir. Bunun bir ileri merhalesi, zihinden geçen düşünce ile idare edebilmektir.

Her şey yaratılmadan önce Allah’ın ilminde var idi. Bilgisayarda yazmış olduğumuz bir yazıyı yazıcıdan çıkarmak, bir tuşa basmakla kolayca gerçekleştiği gibi, Allah’ın eşyaya vücut vermesi o derece kolay olmaktadır. İşte “Ol” emri, bu kolaylığın bir ifadesidir.

O, kader proğramıyla her şeyi belirledi ve tanzim etti. Mesela, güneşi bir lamba yaptı, yeryüzünü en antika sanatlarla süsledi. Bitkilerle, hayvanlarla şenlendirdi. İnsanı yarattı, ona akıl verdi, sorumlu tuttu. İmtihan edilmesi için, onun mahiyetine günahlara meyilli bir nefis yerleştirdi. Bu nefsi tahrik eden, günahlara kışkırtan şeytanı insana musallat kıldı, böylece Hz. Âdem’den başlamak üzere çetin bir imtihan süreci başladı.

Temiz ve Habis Ruhlar

Gözle gördüğümüz insan, hayvan gibi varlıklar yanında, gözle görmediğimiz melek, cin gibi ruhani varlıklar vardır. Bunların bir kısmı tayyiptir, bir kısmı da habis. Melekler temiz ruhlar grubunda, şeytanlar ise habis ruhlar grubunda yer alır. İnsanların da ruhani yönü olduğundan bir kısmı tayyip, bir kısmı habistir. Ama bu, onların yaptıkları amellere terettüp eden bir neticedir, yoksa başlangıçta bir kısım insanlara habislik sıfatı verilmiş değildir.

Bu ruhlar gece ve gündüz kadar birbirlerinden faklıdır. Pislikten zevk alan bazı böcekler olduğu gibi, gülden hoşlanan ve onun üzerinde tatlı terennümlerde bulunan bülbüller de vardır. Benzeri bir durum ruhlar için söz konusudur.

Temiz ruhlar temiz işlere meyleder, habis ruhlar kirli işlerden hoşlanır. Mesela, temiz ruhlar adaletin tecellisinden lezzet alırken, habis ruhlar zulümden hoşlanırlar. Temiz ruhlar ışığı severken, habis ruhlar karanlığa ve karanlık işlere bayılırlar. Temiz ruhlar helal dairesinde kalmak ister, habis ruhlar haram dairesinde ömürlerini geçirirler.

Şeytanın Yaratılış Hikmeti

Pek çok insan şeytanın yaratılış hikmetini anlamada zorlanır. “Allah kullarına merhametlidir, neden şeytanı insanlara musallat kılmış? Bu, ilahi hikmet ve rahmete nasıl uygun düşer?” diye kendi kendine sorular sorar. Bu soruların cevabını şu ayette bulabiliriz:
“Yemin ederim ki, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İçlerinde müminlerden bir grup dışında hepsi ona uydular.

Hâlbuki İblis’in onlar üzerinde hiçbir yaptırım gücü yoktu. Fakat biz ahirete imanı olanı belli etmek, ondan şüphe içinde bulunandan ayırmak için böyle yaptık. Öyle ya, Rabb’in her şeyi gözetleyendir.” (Sebe Suresi,  20-21)

Ayetten anlıyoruz ki, şeytanın yaratılış hikmeti insanların imtihan edilmesidir. Şeytanın musallat kılınmasıyla insanların dereceleri ortaya çıkacak, inanan- inanmayan belli olacaktır. Meleklere şeytan musallat olmadığından onlardan inkârcı çıkmaz, ama imtihana tabi olmadıklarından kendileri için dereceler de söz konusu değildir, makamları sabittir. İnsanlık âleminde ise daima inişler çıkışlar yaşanmakta, bir kısmı “âlay-ı illiyyin” denilen en ileri makamlara yükselirken, bir kısmı da “esfel-i safilin” denilen en aşağılara düşebil­mektedir.

Yüce Allah -tabir caizse- insanlık âleminde renklilik murat etmiştir. Şayet şeytan olmasa insanlar da melekler gibi olur, aralarında derece farkları ortaya çıkmazdı. Ama şeytanın vesvesesiyle bir kısım insanlar onlara tabi olurken, bir kısmı da onları dinlemeyip, derece kat etmektedir. Bunun sonucu olarak insanlık âleminin medar-ı iftiharları olan peygamberler, veliler, âlimler gibi kaliteli insanlar ortaya çıkmışlardır.

Gerçi bu çetin imtihanın neticesinde pek çok insan cehenneme gider, ama bu imtihanda başarılı olanların kıymet ve değeri de çok yüksektir. Elimizde bulunan yüz yumurtayı kuluçka altına koymazsak sadece yüz yumurtamız olur. Ama bunları ku­luçkaya koyduğumuzda, sözgelimi sekseni bozulsa bile yirmi tanesi kuş haline geleceğinden, böyle bir sonucu güzel gösterir. “Aman yumurtalar bozulmasın” dersek böyle güzel sonuçları göremeyiz.

Cenab-ı Hak şöyle bildirir:

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk Suresi,  2)
“Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya Suresi,  35)
Üstteki ayet mealinde geçen “imtihan” kelimesi, ayetin met­ninde “fitne” olarak geçer.

“Fitne” kelimesi altın, gümüş gi­bi kıymetli madenleri ateşte eritip posasından ayırmak işlemini ifade eder. Altın ateşe bırakıldığında halis mi, karışık mı olduğu ortaya çıkar. Onun gibi, insanların birbirinden ayrıl­ması için açılan bu imtihan meydanının ateşi, şeytandır. Şeytanların insanlara musallat olmasıyla, insanların derecele­ri tezahür eder. Bir tarafta nebiler, sıddıklar, şehitler, sa­lih­ler gibi insanlar temayüz edip ayrılırken, diğer tarafta kâfirler, hainler, zalimler, facirler gibi posalar ortaya çıkar.

Adüvv-ü Mübin

İnsan, dostunu ve düşmanını iyi tanımalıdır. Dostunun dostluğunu bilmezse onun yardımından mahrum kalır. Düş­ma­nının düşmanlığını bilmezse çok fena aldanır.

İnsanın en büyük düşmanı şeytandır. Yüce Allah şeytanla insan arasındaki düşmanlığı şöyle bildirir: “Şeytan size gerçekten bir düşmandır. Siz de onu düşman edinin.” (Fatır Suresi,  6)
Pek çok ayette şeytanın “adüvv-ü mübin” yani apaçık bir düşman olduğu nazara verilir. Mesela: “Ey Âdemoğulları! ‘Şeytana tapmayın, o size adüvv-ü mübindir ve bana ibadet edin, doğru yol budur’ diye sizden söz almadım mı? Böyle iken o, sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Öyleyse aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Yasin Suresi,  61-62)

“…Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size adüvv-ü mübindir.” (Bakara Suresi,  168)
“…Şeytan insan için adüvv-ü mübindir.” (Yusuf Suresi,  5)
Şeytanın “adüvv-ü mübin” olması, şu açılardan değerlendirilebilir:
- O şeytan size gizli de gelse her halde açık bir düşmandır.
- O, sizin Allah ile ve birbirinizle aranızı açacak ve sizi perişan edecek bir düşmandır.
- O, sizi şaşırtmak için beliğ ve parlak söz söylemesini bilen büyük bir düşmandır.

Gizli Düşman

“Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı (Hz. Âdem ve Havva’yı), mahrem yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de şaşırtıp fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostları yaptık.” (Araf Suresi,  27)

İnsan gözü ruhani varlıkları görecek özellikte olmadığından şeytanı da göremez. Ama üstteki ayetten anlıyoruz ki, o ve kabilesi, bizim onları göremeyeceğimiz yerden bizi görmektedir. Bu da onların ne derece tehlikeli bir düşman olduklarını gösterir. Doğrudan gördüğümüz bir düşmana karşı tedbirimizi alırız, ama görülmeyen düşmana karşı pek çok insan tedbir almadığından gafil avlanabilmektedir.
Gerçi görüntü itibariyle şeytan “gizli düşman” ise de, ses itibariyle gizli sayılmaz. Çünkü hemen her insan hemen her gün nice kereler bu düşmanın vesvese şeklindeki sesini duymaktadır. Mesela, ders çalışmak isteyen bir öğrenciye içinden bir ses “boş ver, keyfine bak. Arkadaşların gezip oynuyor, git sen de onlara katıl” der.

Şüphesiz bu ses şeytandan gelmektedir. Böyle olunca, bunun farkına varan kimseler için şeytan “gizli düşman” olmaktan çıkar.
Bir köyde görev yapan genç bir din görevlisinden dinlemiştim. Köye geldiğinde oradaki insanlara faydalı olmak için önce çok çaba sarf etmiş. Ama insanların bundan pek de etkilenmediğini görünce içinden bir ses şöyle seslenmiş: “Adam sen de, bu milleti sen mi kurtaracaksın? Niye kendini böyle harap ediyorsun ki?”

Ve genç din görevlimiz bu seslere uyunca kendi halinde bir vatandaş olarak günlerini geçirmeye başlamış. Hâlbuki mutlak rehber olan Peygamber Efendimizin böyle durumlardaki tavrını bilseydi bu şeytani desiseye aldanmayacaktı. Çünkü Peygamber Efendimiz görevinin sadece tebliğ etmek olduğunu biliyor, insanların dinlememesi kendini üzse bile daha ciddiyetle görevine devam ediyordu…

İnsanın Zaafları

Halatlar ince yerlerinden kopar, kaleler zayıf yerlerinden fethedilir. Onun gibi, şeytan vücut ülkesinde hâkimiyeti ele geçirmek için nefsin zaaflarından istifade eder. Kur’an-ı Kerim insanın bazı zaaflarına şöyle dikkat çeker:
“İnsanlara kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, salma atlar, sağmal hayvanlar ve tarıma karşı arzular süslü kılındı.” (Al-i İmran Suresi,  14)

Yani insan fıtratı itibariyle bunlara son derece düşkündür. Hayatı bunları elde etmek için mücadele ile geçer. İnsanların en çetin imtihanları bunlarla olur.

Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi’de şöyle der:

“Şeytan, insanları aldatmak için Cenab-ı Haktan bir takım tuzaklar ister. Kendisine altın, gümüş, at, yiyecek- içecek, elbise, şarap ve çalgı gibi şeyler verilir. Bunlardan o derece hoşlanmaz. Fakat kadın da verilince, şeytan sevincinden ellerini çırpıp oynamaya başlar.”
Bunlar dışında, hırs, tama’, enaniyet, asabiyet, korku, endişe gibi insanın pek çok zayıf yönleri vardır. Bunlar işletmeye müsait madenler gibidirler ve şeytan ömür boyu bunları değerlendirmeye çalışır. Bazı insanları hırs damarından, bazılarını enaniyetten, bazılarını korku damarından… yakalamaya çalışır.

Mesela, “mutlaka zengin olmalıyım” diyen birine gayr-i meşru yolları gösterir, onu harama sevk eder. İlimde seçkin konuma gelen birini “sen başkasın, senin gibisi yok, herkes sana hürmet etmeli” gibi vesveselerle yakalamaya çalışır. Savaş gibi çetin durumlarda nice insanı korku damarından yakalayarak, savaşmaya değil sıvışmaya davet eder.

Pusudaki Avcı

Kur’an’ın en son suresi, görülen ve görülmeyen şeytanların vesveselerinden Allah’a sığınmayı anlatır:
“De ki: İnsanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlahına sığınırım, o sinsi vesvesecinin şerrinden. Ki o, insanların kalplerine vesvese verir. Hem cinlerden olur, hem insanlardan.” (Nas Suresi,  1-6)

“Sinsi” şeklinde tercüme ettiğimiz kelime, ayette “el-han­nas” kelimesi ile ifade edilir. “El- Hannas”, “kirpi misali geri çekilip büzülen, sinen, fırsat kollayan, açık yakalamaya çalışan” manasını ifade eder.
Evet, şeytan pusudaki sinsi düşmandır, daima fırsat kollar, insanları avlamaya çalışır.

İnsan, şeytandan vesvese geldiğinde “euzü billahi mineş şeytanir racim” derse, şeytan siner ve büzülür, oradan sıvışır. Ama uygun bir ortam olduğunda tekrar görülür, vesvese ver­me­ye devam eder, avından asla vazgeçmez.
Mevlana, şöyle der:

“Şeytan, kuşu aldatıp tutmak için ıslık çalan avcıya benzer. Kuş gibi öter. Kuş, hemcinsi zannederek, havadan iner, tuzağa tutulur.
Dünyada yüz binlerce tuzak ve dane vardır. Biz ise, aç ve harîs kuşlar gibiyiz.”

Hz. Âdem ve Şeytan

Hz. Âdem’in ve şeytanın yaratılışları geçmişin karanlıklarında kalan bir meseledir. Soyut akılla veya bilimsel araştırmalarla meselenin ayrıntılarına inebilmek mümkün değildir. Bu durumda, bunları öğrenmek için kutsal metinlere müracaat etmek gerekir. Elbette Yaratan yarattığını bilir. “Yapan bilir ve bilen konuşur.”

İşte, son ilahi mesaj olan Kur’an-ı Kerim bu meseleyi en güzel bir şekilde sunmaktadır. Şöyle ki:
“Hani Rabb’in meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife kıla­ca­ğım’ demişti.
Melekler, ‘Orada fesad çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz hamd ile Sana tesbih ediyor ve Seni takdis ediyoruz’ dediler.

Rabb’in, ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.’ dedi

Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere arz edip, ‘Davanızda sadık iseniz, haydi şunları bana isimleriyle haber verin.’ dedi.
Onlar dediler ki: ‘Ya Rabbi, Seni tenzih ederiz. Senin bize öğ­rettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen Alîmsin, Hakîmsin.’
‘Ey Âdem, onlara bu eşyayı isimleriyle haber ver.’ dedi. Bunun üzerine Âdem, onlara isimleriyle o eşyayı haber verdi…

Allah, ‘Ben size, Ben göklerin ve yerin gaybını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim, dememiş miydim?’ dedi.
Ve o zaman meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ dedik, onlar da hemen secde etti. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.
Dedik ki: ‘Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleşin, ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.’

Derken şeytan onların ayağını oradan kaydırdı, içinde bulundukları yerden çıkardı. Biz de: ‘Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasip vardır.’ dedik.
Ardından Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla tövbe etti.) O da tövbesini kabul etti. Muhakkak O, tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.” (Bakara Suresi,  30-37)

Bu ayetlerde ana hatlarıyla anlatılan Hz. Âdem ve şeytan kıssasının ayrıntıları, Kur’an’ın başka yerlerinde anlatılmaktadır. Bunlar, legonun parçalarının birbirini tamamlaması gibi, kıssayı bir bütün olarak sunmaktadırlar.

Üstteki ayetlerle alakalı bazı mülahazalar şöyledir:

Hz. Âdem topraktan, melekler nurdan, şeytan ise ateşten yaratılmıştır.
Melekler Hz. Âdemin yaratılış hikmetini sormuş, ama secde emri geldiğinde hemen secde yapmışlardır. Şeytan ise onun kendisinden üstün olmasını hazmedemeyerek secdeden kaçınmıştır.
İblis, şeytanın isimlerindendir.

Hz. Âdem ve eşinin yemiş oldukları yasak meyvenin hangi ağacın meyvesi olduğu ayette belirtilmemiştir. Bu konuda bazı rivayetler varsa da bunlardan tam bir kanaate ulaşılamamaktadır. Zaten hangi meyve olduğu da önemli değildir. Burada asıl olarak nazara verilen, Hz. Âdem ve eşinin böyle bir ağacın meyvesiyle imtihan edilmelerdir.

Hz. Âdem ve eşini yasak ağaçla imtihan eden yüce Allah, onların torunlarını da “günah ağacıyla” imtihan etmektedir. Bu günah ağacının kökü kalpte, dalları insanın azalarındadır. İşlenen her günah ise, o yasak ağacın meyvesinden yemek gibidir.
Hz. Âdem ve Havva, bu olayda bütün insanlığın temsilcisi durumundadır. Çünkü onların fıtratı bütün insanlarda aynen vardır. Bir çocuğu bile bir odaya girmekten yasaklarsak, ne yapıp edip girmek ister.

Yasakların bir cazibesi vardır ve insanın nefsi yasaklara karşı daima meyillidir. Şeytan insanın bu damarını iyi bilir ve o yasaklara sevk eder.
Ayette “şu ağaca yaklaşmayın…” denilmesi dikkat çekicidir. Mıknatısın bir takım maddeleri çekme özelliği olduğu gibi, günahların da nefsi cezbetmesi söz konusudur. Bu maddeler mıknatısın çekim alanına girince çekilmekten kurtulamazlar. Öyle de, günahların çekim alanına giren bir nefis, o günahlardan kurtulamayabilir.

Allah’ın muradı yeryüzünde insanların imtihan edilmesidir. Yasak ağacın meyvesinden yemek buna bir sebep olmuştur.
Şeytan, ilk insan Hz. Âdem’in ayağını kaydırdığı gibi onun evlatlarının da ayaklarını kaydırmak, “günah ağacının” meyvesinden yedirmek ister. İnsan, zaman zaman aldanmış olabilir, ama ona yakışan Hz. Âdem gibi tövbe etmek, böylece “yitik cennete” geri dönmektir.
Şeytan Allah’ın emrine karşı gelmiş, tövbe etmemiştir. Hz. Âdem de emre muhalefeti olmakla beraber tövbe etmiş, pişman olmuş, İlahi rahmete kavuşmuştur.

İnsanın “vatan-ı asli”si, yani asıl vatanı Cennettir. Çünkü insanlığın Babası ve Annesi, cennetten gelmiştir. Bu dünya ise gurbet diyarı olup, o asıl vatanı kazanmak için bir çalışma ve imtihan yeridir.

Ateş ve Toprak

Kur’an’da şeytanın ateşten, Hz. Âdem’in ise topraktan yaratıldığı nazara verilir. Şeytanın ateşten yaratılması, bir ateş parçası olması anlamına gelmez. Nitekim insan topraktan yaratılmıştır, ama bir toprak parçası değildir. Hayatı, ruhu, hisleri… vardır. Benzeri bir şekilde şeytanın da hayatı, hisleri bulunmaktadır.

A’raf Suresi’nin başında şeytanın Hz. Âdem’e secde etmemesi şöyle nazara verilir:
“Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. Hepsi secde ettiler, yalnız İblis, sec­de edenlerden olmadı.

Allah buyurdu: ‘Sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?’
İblis dedi: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’
Allah buyurdu: ‘Öyleyse in oradan, orada büyüklük tasla­mak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın.’” (A’raf Suresi,  11-13)
Şeytanın “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” demesinde biri doğru diğeri yanlış iki hüküm vardır. “Beni ateşten yarattın, onu çamurdan ya­rattın.” kısmı doğrudur. Ama bundan yola çıkarak, “Ben ondan hayırlıyım” demesi yanlış bir hükümdür.
İnsana değer kazandıran, soy, sop, mal gibi şeyler değil, ilim, ahlak, fazilet gibi değerlerdir. Ama tüm değer ölçülerinde İslam’a ters düşen şeytan, ırk meselesinde de aldanmış ve aldatmaktadır. Şöyle ki:

Şeytanın “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, Onu ise topraktan yarattın” deyişinde tam bir ırkçı yaklaşım vardır. Benzeri bir yaklaşımla, kendi ırk ve milletinden olanları üstün, başka ırk ve milletten olanları aşağı görmek, şeytanî bir bakış açısıdır. Yahudi milletinin, kendilerini Allah’ın seçkin kulları, diğer insanları ise kendilerine bir nevi hizmetçi görmeleri nice problemler meydana getirmiş ve getirmektedir. Almanların “Biz üstün ırkız” mülahazasıyla 2. Dünya Savaşı’nı çıkarmaları gözler önündedir.

Değerli Kur’an müfessiri Hamdi Yazır, şeytanın bu davası ve davasına delil getirmesindeki başlıca hata ve yanlışlara şöyle temas eder:
Her şeyden önce şeytan soruya karşı durum ve görevini takdir edememiş, cevabı tariz ve çekişme tavrına dökerek bahis ve sözde makam gasbı sevdasına düşmüştür. İtiraf ve bağışlanma dileme yerine itiraza ve yanlış çıkarmaya kalkışmıştır.
Verilmiş kesin bir emir varken, buna mukabil kıyas ve içtihada kalkışmıştır. Hâlbuki nass olan yerde içtihad yapılmaz.
Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” demesi, aslında doğrudur. Fakat şeytan bu iki yaratılış olayını mukayese ile bundan “ben ondan üstünüm” sonucunu çıkarma görüşünde hata etmiştir.

Şeytan, yalnız madde ve unsura itibar etmek istemiş, Âdem’­­de topraktan, kendisinde ateşten başka bir özellik gör­me­miş ve diriden ölü, ölüden diri yaratan ve eşyanın özellikleri ve üstünlüklerini kereminden bahşeden Yüce Yaratı­cı’­yı maddeye mahkûm gibi varsaymıştır. Hiç düşünmemiştir ki, çamur ile ateşin özündeki fark da sadece Yaratacı’nın tahsisine borçlu olan bir yaradılış farkından başka bir şey değildir.
Bundan anlaşılır ki, birçok insanda görülegelen sadece maddeye yöneliş (maddecilik) şeytanın mesleklerinden bir meslektir.
Yaratılış bakımından ateş ve toprak, yaratılmış olmak ve yaratıcının hükmüne mahkum bulunmak bakımından eşittirler. Özellik bakımından ise toprağa mahsus özellikler, ateşe mahsus özelliklerden daha kapsamlı ve üstündür. Hele ahlâkî bir temsil ile düşünüldüğü zaman, ateşin hafifliğine, hiddet ve şiddetine, telaş ve ızdırabına, kibre eğilimli ve yayılmacı olmasına karşılık, toprağın vakar ve sakinliği, sabır ve dayanıklılığı, sebatı, yumuşaklığı, hayâ ve cömertliği, seçkinlik ve olgunlaşma yeteneği ne kadar yüksektir.

Şeytana İzin Verilmesi

Şeytan, Hz. Âdem’e secde etmeyince huzurdan kovuldu ve lanetlendi. O zaman şeytan, Allah’tan şu istekte bulundu:
“‘Ya Rabbi, insanların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver.’
Allah dedi: ‘Belli vakte kadar mühlet verilenlerdensin.’
Şeytan dedi: ‘Beni saptırmana yemin ederim ki, onlara yeryüzünde fenalıkları süsleyeceğim. Halis kıldığın kulların dışında hepsini saptıracağım.’” (Hicr Suresi,  36-40)

Şeytanın bu isteği konusunda bazı meselelere dikkat çekeceğiz:
Şeytana bu izin ve mühletin verilmesi, yeryüzünde imtihan olması içindir. Eğer şeytan insanlara musallat olmasaydı, insanların makamı melekler gibi sabit kalırdı, ilerleme olmazdı. Hâlbuki şeytanla sınanan insan, en alt mertebelere düşebildiği gibi, en yüksek makamlara da çıkabilir.

Şeytan insanlara sadece vesvese verir, kötülüklere sevk eder, ama zorla bir şey yaptıramaz. Eğer böyle bir gücü olsaydı, insanların kötülükler sebebiyle sorumlu olmaması gerekirdi.

Zehrin altın kaplarda veya bal içinde sunulması gibi, şeytan dahi kötülükleri iyilik şeklinde takdim eder. Mesela bir delikanlıya der: “Dini görevlerini yerine getirmek için daha çok gençsin. Şimdi hayatını yaşa. Gez, oyna!”

Sabah namazına kalkmaya çalışana der: “Şimdi hava çok soğuk. Sen de biraz rahatsızsın. Sonra kılıverirsin.”
Allah yolunun erlerine der: “Canım bu milleti sen mi kurtaracaksın? Kendinin bu kadar dertleri varken, onları unutmuş milletle uğraşıyorsun, boş ver…”

İblis, bu kadar dessaslığıyla beraber Allah’ın “muhlas” kullarına bir şey yapamaz. Onları doğru yoldan saptıramaz. Hatta onların derecelerinin yükselmesine sebep olur.

Şeytan Hz. Âdem ve Hz. Havva’yı nasıl aldattı?

Kur’an-ı Kerim, şeytanın Hz. Âdem ve Hz. Havva’yı nasıl aldattığını şöyle haber verir:
“Derken şeytan kendilerinden gizli kalan mahrem yerlerini onlara göstermek için şöyle vesvese verdi: ‘Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da cennette ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti.’
Ve onlara: ‘Elbette ben size öğüt verenlerdenim.’ diye de yemin etti.
Böylece onları aldatarak önceki mevkilerinden indirdi. Ağacın meyvesini tadınca, mahrem yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste üzerlerini örtmeğe başladılar. Rableri onlara seslendi: ‘Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi, şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?’

Dediler ki: ‘Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen, şüphesiz hüsrana düşenlerden oluruz!’
Allah buyurdu: ‘Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde bir süre kalmak ve bir nasip almak vardır.
Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınız!’” (A’raf Suresi,  20-25; bk. Taha Suresi, 116-121 )
Onların bu kıssasında Âdem’in evlatları olan bizler için pek çok ibretler vardır. Şöyle ki:
-Şeytan, bir yalancıdır, yalanlarla insanı kandırır. Nitekim bu olayda yasak ağaçtan yerlerse cennette ebedi kalacaklarını söylemiş, onların cennetten çıkmalarına sebep olmuştur.

-Şeytan yalan yere yemin eder, bununla vesvesesini kuvvetlendirir.
-Şeytan, insanın hayrını istiyormuş gibi insana yaklaşır, aldatmaya çalışır. Yoksa “senin kuyunu kazıyorum” gibi tehditli ifadelerle yaklaşmaz.
-Ayetteki “mahrem yerleri kendilerine göründü” kısmı adeta büluğ dönemini ifade etmektedir. Nitekim büluğ dönemine kadar erkek ve kadın birbirlerinin mahrem yerlerinin farkında değillerdir. Farkına vardıklarında cinsellik sınavı başlar ve bu çok çetin bir sınavdır. Şeytan, her iki tarafın birbirlerine olan fıtri meylini kullanmasını çok iyi bilir ve onları haram beraberliklere ve daha nice çılgınlıklara sevk eder.
-İnsanın hamuru günahla yoğrulmuştur. Nefsine mağlup olup günah işleyebilir. Fakat ona düşen, Hz. Âdem ve Havva gibi, Allah’a tövbe ve iltica etmektir. Yoksa İblis’in yaptığı gibi günahını savunmaya çalışırsa, rahmetten mahrum kalır.

-Kokuşmuş ve bozulmuş şeyleri mideye doldurmak ona bir zulüm olduğu gibi, helal varken harama girmek de kişinin kendi nefsine zulmetmesidir. Hâlbuki Bediüzzaman’ın ifadesiyle: “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.”
-Günah ağacının kökleşip her tarafa dal budak saldığı bir zamanda yaşıyoruz. Öyle ki, pek çok günah adeta örf haline gelmiş. Pek çok kişi günah bataklığında boğuluyor. Günah çamuruna dalan nice kişi, bunu misk u anber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor. İşte, böyle bir zamanda her insana düşen görev, Hz. Âdem ve Havva gibi “Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen, şüphesiz hüsrana düşenlerden oluruz” deyip Allah’a yönelmektir.

Şeytan meleklerden miydi?

Kur’an ayetlerinde meleklerin Hz. Âdem’e secde etmesi emredildiğinde hepsinin secde ettiği, ama İblis’in etmediği anlatılır. (Mesela bkz. Bakara 34, A’raf 11, İsra 61, Kehf 50, Taha 116.)
Bu ayetleri okuduğumuzda ilk anda İblis’in de meleklerden olduğu hatırımıza gelir. Çünkü “emir meleklere verilmiştir, şayet İblis meleklerden değilse bu emir onu ilgilendirmemesi gerekir” şeklinde düşünebiliriz. Ama Kur’an-ı Kerim bir bütün olarak değerlendirildiğinde İblis’in

meleklerden olmadığı kanaatine ulaşırız. Şöyle ki:

- İblis ve meleklerin yaratılış maddeleri aynı değildir. İblis ateşten yaratılmıştır, melekler ise nurdan.
-Kur’an-ı Kerim açık bir şekilde onun cinlerden olduğunu haber vermektedir:
“Hatırla o vakti ki, biz meleklere ‘Âdem’e secde edin!’ demiştik. İblis dışında onlar hemen secde ettiler. O, cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı.” (Kehf Suresi, 50)

- İblis’in nesli vardır, melekler için böyle bir durum söz konusu değildir. Allah şöyle buyurur:
“Şimdi siz beni bırakıp da İblis’i ve neslini dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için ne kötü bir takastır bu.” (Kehf Suresi, 50)

-Melekler Allah’a isyan etmezler, İblis ise isyan etmiştir ve etmeye devam etmektedir. Kur’an-ı Kerim şöyle bildirir:
“… O melekler Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler ve ne emredilse onu yaparlar.” (Tahrim Suresi,  6)
Bütün bunlar İblis’in meleklerden olmadığını açıkça gösterir. Öyle anlaşılıyor ki, İblis’in Hz. Âdem yaratılmadan önce meleklerle beraberliği vardı. Onlara Âdem’e secde emri verildiğinde, İblis de secde ile mükellef kılındı. Ama kibrine mağlup oldu, kendini büyük, Hz. Âdem’i ise küçük gördü. Bunun sonucu olarak huzurdan tardedildi.

Halkımız arasında “İblis meleklerdendi, hatta onların akıl hocasıydı, onlara ders verirdi” şeklinde anlatılanlar genelde İsrailiyat kaynaklı bilgilerdir, sağlam ve muteber kaynaklarda yer almamaktadır.

Şeytan cennete ve Hz. Nuh’un gemisine nasıl girdi?

Tevrat’ın “Tekvin” bölümünün başında Hz. Âdem’le Hz. Havva’nın kıssasına yer verilir. Burada yılanın Havva’yı kandırdığı, Havva’nın da Hz. Âdem’i ikna ettiği anlatılır. Buna mukabil yılana sürünme ve Havva’ya da zahmetle doğum yapma cezası verildiği bildirilir. Halkımız arasında kıssanın bu kısmı da hayli meşhurdur. Hatta bazı İslami eserlerde şeytanın yılanın içine girerek böyle bir vesvese verdiği söylenir. Bu hususta çok kesin bir ifade kullanmanın doğru olmadığını söyleyip şuna dikkat çekmek isteriz:

Şeytanın Cennetteki Hz. Âdem Ve Hz. Havva’ya vesvese verebilmesi için illa Cennete girmesine, kendini yılan içinde gizleyerek kamufle etmesine ihtiyacı yoktur. Bizlere görünmeden şu anda herkese nasıl vesvese verebiliyorsa, Hz. Âdem Ve Hz. Havva’ya da vesvese vermiştir.
Bir de bazı kitaplarda geçen şu anlatıma bakalım:

Tufan zamanında Nuh Peygamber tarafından davet edilmedikçe hiç kimsenin Nuh’un gemisine binmesine imkân yoktu. Şeytan bu münasebetle insanlardan ayrı düşeceğini anlamıştı. Fakat gemiye binmesine sıra gelince, eşeğin inadı tutmuştu. Sonunda sabrı tükenen Nuh Peygamber, eşeği tekmeleyerek, “Girsene be şeytan!” diye bağırmıştı. O anda şey­tan da görünür ve gemiye girer. Nuh “Sen kimsin, nere­den geldin?” der. Şeytan da “Beni çağırıp ‘Girsene be şey­tan!’ dedin ya, işte geldim, giriyorum” der. Böylece şeytan da gemiye binmiş, orada yerini almış olur.

Bu anlatımda şeytanı adeta bir insan veya cismani bir varlık gibi düşünme hatası vardır. Bu anlatıma göre, “Böyle bir olay olmasa, şeytan artık insanlara vesvese veremeyecekti” zannedilebilir. Hâlbuki şeytan cismani bir varlık değil, ruhanidir. Her tarafı kuşatan bir tufan olayında onun sularda boğulması düşünülemez. Böyle bir anlatım, olsa olsa sembolik bir anlatım olarak kıymet kazanır, tufandan sonra da şeytanın insanlarla beraber olduğunu, onları kandırmak için gayret içinde olduğunu anlatmaya yardım eder. 

Anlatılır ki, tufan olayından sonra şeytan Hz. Nuh’a varıp “Ey Nuh, benim için Rabbine aracı olsan. Böyle bir hayattan usandım. Rabbimin affını bekliyorum” der. Hz. Nuh, Cenab-ı Hakk’a dua ile bu talebi arz eder. Cenab-ı Hakk şunu bildirir: “Ben Âdem’e secde etmediği için onu rahmetimden uzaklaştırdım. O’na söyle, Âdem’in kabrine gitsin, secde etsin, O’nu affedeceğim.”

Hz. Nuh durumu şeytana iletir. Şeytan büyük bir öfkeyle “Ben O’nun dirisine secde etmedim, ölüsüne mi secde edeceğim!” der, çeker gider.
Böyle kıssalarda kıssayı zahirine göre değerlendirmek yerine bundan alınacak hisseye bakmak gerekir. Bunlar gibi Tevrat veya onun yorumu vasıtasıyla kültürümüze ve kitaplarımıza giren, halk arasında anlatılan İsrailiyat haberleri karşısında Hz. Peygamber’in şu istikametli ölçüsü esas alınmalıdır:

Ehl-i kitabı ne tasdik edin, ne de yalanlayın. ‘Biz Allah’a ve O’nun indirdiklerine iman ettik’ deyin.” (Buhari,  Tefsir I/11)

Şöyle ki: Sözgelimi içki içen bir insan, içki içmesinden dolayı kâfir olmaz. Ama içki içmeyen birisi “içki haram değildir” dese küfre düşer. Çünkü içkinin haram oluşu ayetle sabittir. Kur’an’ın her hangi bir hükmünü kabul etmemek ise, insanı dinden çıkarır.

Şeytan zorla bir şey yaptırabilir mi?

Acaba şeytan insanlar üzerinde bir yaptırım gücüne sahip midir?
Pek çok insan, şeytanın çok güçlü olduğunu zanneder. Hâlbuki Kur’an bunun böyle olmadığını şöyle haber verir:
“Şüphesiz şeytanın hilesi çok zayıftır.” (Nisa Suresi, 76)
Pek çok ayet de şeytanın insanlar üzerinde bir yaptırım gücü (sultanı) olmadığını bildirir. (Mesela, İbrahim, 22; Hicr, 42; Nahl, 99; İsra, 65; Sebe,21)

Bu durum, insanın sorumluluğu açısından son derece önemlidir. Eğer şeytan, böyle bir güce sahip olsaydı, o zaman insanlar “Ya Rabbi, sen bize şeytanı musallat ettin. O da bizim irademizi elimizden aldı. Bize bu günahları zorla yaptırdı...” şeklinde Allah’ın huzurunda özür beyan ederlerdi. Hâlbuki şeytanın yaptığı sadece vesvese vermekten, çirkinlikleri, günahları güzel göstermekten ibarettir. İnsan, ister bu vesveseye uyar, günahkâr olur; isterse uymaz, Allah katında derece kazanır.
Şeytanın hilesi çok zayıf ve insanlar üzerinde bir yaptırım gücü olmamakla beraber, insanların şeytana takılıp kalmalarını nasıl anlamak gerekir?

Örümceğin ağı zayıftır ama sinekler ona takılmaktan kurtulamazlar. Benzeri bir şekilde şeytanın da hileleri çok zayıf olmakla beraber nice insan onun hile ve tuzaklarına takılır kalır. Bu durum onun güç ve kuvvetinden değil, insanın cehalet, gaflet, iradesizlik gibi hallerinden kaynaklanmaktadır.

Selam ve dua ile...

KAYNAK
islam ansiklopedisi
Kaynak  Sorularlaislamiyet
« Son Düzenleme: 26 Aralık 2019, 20:51:18 Gönderen: Admin »
Allah var gam yok.!