İslam ve Tarih
www.islamvetarih.com

         🇹🇷  LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMED RASULULLAH  🇹🇷

Müslüman Kadının Hukuku 1

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Admin

  • Allah var gam yok.!
  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
    • İleti: 3124
    • Karma: +0/-0
    • Cinsiyet:Bay
  • Allah Var Gam Yok.!
    • Profili Görüntüle
    • www.islamvetarih.com
TARİH BOYUNCA KADIN HAKLARININ GELİŞİMİ VE MÜSLÜMAN KADININ HUKUKU


Tarih Boyunca Kadın Haklarının Gelişimi


"İslam Hukuku ve Medeni Hukuk Arasında Kadın" konusuna girmeden önce İslam'ın doğuşuna kadarki eski toplumlarda kadının sosyal ve yasal du­rumu tarihi açıdan biraz irdelemeye çalışmalıyım. İslam'ın doğuşundan son­ra kazandığı statü ile ortaçağ ve modern çağlarda Avrupa'da kadının elde et­tiği statüyü ele almaya gayret edeceğim. Bu konumları inceleyen insaf sahibi her araştırıcı o toplumlarda ve yasalarda çok rahat bir biçimde kadının İslam gelmeden önce hak ettiği tabii yaşamıyla, fıtratı ve özellikleriyle tam bir ahenk içine girebilecek sosyal konumuna ve yasal haklarına kavuşamadığını kabul edecektir. Bu eski toplumların kadına bakış açısını ortaya koymak için bazı örnekler verelim:

Yunanlılarda Kadın:

Yunan toplumu, uygarlığın başında olduğu sıralarda kadın, namuslu, if­fetliydi. Evinden dışarı çıkmazdı. Evinde ihtiyaç duyduğu her şeye sahip ola­rak otururdu. Buna karşılık kültürden yoksundu. Genel ve umumi hayata katkıda bulunmazdı. Ayrıca kadın pis/necis sayılıp şeytani varlıklardan biri olarak kabul edilirdi. İleri gelen ailelerde hicap/bütünüyle Örtünme yaygın haldeydi. Yasal açıdan ise kadın onların gözünde bayağı bir eşya gibiydi. Çarşılarda, pazarlarda alınıp satılırdı. Özgürlüğü elinden alınmış ve tüm me­deni haklardan yoksun bırakılmıştı. Mirasta hiçbir hak iddia edemezdi. Ka­dın, hayatı boyunca kendisine vekil bulunan erkeğin emrine boyun eğmek zorundaydı. O onu dilediği kimseyle evlendirirdi. Kadının tüm malları onun tasarrufundaydı. Onun izni olmadan kadın kendi mallarım harcama yetkisine sahip değildi. Boşanma yetkisi yalnız ve mutlak olarak erkeğe verilmiş, öte yandan istisnai durumlar dışında kadının boşanma talebinde bulunmasına müsaade edilmemişti. Hatta bu hakkını kullanmasına da hayli engeller koş­muş bulunuyorlardı. Bu engellerden biri de; kadın mahkemeye başvurup bo­şama talebinde bulunmak istediğinde erkek yolda durur onu esir ederek zor­la evine getirirdi.

İsparta'da ise medeni hukuk açısından biraz daha geniş imkanlar tanındığını, miras, çeyiz, alışveriş, çalışma ehliyeti gibi konularda bir takım haklar verildiğini müşahade ederiz. Tabii ki bu haklar ona karşı müsamahalarından yahut kadının bu işlere ehliyetli oluşundan kaynaklanmıyordu. Savaş halin­deki bir sitenin konumu bunu gerektirdiğinden böyleydi. Çünkü Ispartalılar sürekli bir savaş içerisinde bulunuyorlardı. Evde bulunmadıkları zamanlar işlerini kadınlara terk ediyorlardı. Bu nedenle İspartalı kadın çarşıya çıkma ve bazı zanaatları elde etme bakımından Atina ve diğer Yunan şehirlerinde yaşayan hemcinslerinden daha ileride sayılırdı. Bununla beraber filozof Aristo, İspartalıları kadına bu hürriyeti ve haklan tanıdığından dolayı yeri­yor ve İsparta'nın düşüşünü ve çözülüşünü kadına tanınan bu özgürlük ve haklara bağlıyordu.

Yunan uygarlığının ihtişamlı devrelerinde kadın değişti. Toplantı ve lo­kallerde erkeklerle karma bir hayat yaşamaya başladı. Buna bağlı olarak fu­huş yaygınlaştı. Öyle ki toplumda artık zina tiskindirici bir olgu olmaktan çıktı. Hafta fahişelerin evleri siyaset ve edebiyat merkezleri haline geldi. Bundan sonra edebiyat ve sanat adına çırılçıplak heykeller yapmaya başla­dılar. Sonra onların diyaneti de kadın erkek arasındaki çirkin ilişkileri kabul­lenmeye başladı. Onların tanrılarından biri, tek bir tanrının karısı olduğu hal­de üç tanrıyı aldatan "Afrodit" idi. Dostlarından birisi normal insanlardan biriydi. Ondan da aşk tanrısı olarak tapındıkları "Kuyubit'i doğurdu! Tüm bunlar onların şehevi duygularını doyurmadı. Neticede aralarında sapık bir ilişki şekli olan homoseksüellik yaygınlaştı. Bunun için de bir tanrı heykeli diktiler. "Hermodis ile Aristocitin" çirkin bir cinsel ilişkiyi temsil ediyordu. İşte bu uygarlıklarının zirvesi (!) oldu. Sonra yıkılıp gittiler.

Romalılarda Kadın:

Eski çağda Romalılar babanın kendi kız ve erkek çocuklarını ailesine ka­bul etme zorunluluğu yoktu. Aksine çocuk doğumundan sonra onun ayakla­rının önüne bırakılır, eğer baba onu kaldırır ve kucağına alırsa bu, onun ço­cuğu ailesine kabul ettiğini gösteren bir delil sayılırdı. Yoksa onun çocuğu ailesine kabul etmediği anlamına gelirdi. Bu durumda çocuk umumi yerlere yahut ibadet edilen putların önüne terk edilirdi. Eğer buraya terk edilen ço­cuk erkekse dileyen onu alır götürürdü. Değilse o zaman çocuk açlık ve su­suzluktan, güneşin sıcaklığı yahut kışın soğukluğu etkisinden ölür giderdi.

Bunun yanı sıra aile reisi dilediğinde dilediği yabancı kimseyi kendi aile­sine kabul edebiliyordu. Çocuklarından da dilediğini satma yolu ile ailesin­den ihraç etme yetkisine sahipti. Sonra on iki kanun levhası, bu satma hakkı­nı üç çocuğa indirgedi. Yani baba üç kere arka arkaya oğlunu sattığında bundan sonra aile reisinin egemenliğinden kurtulma hakkını elde etmiş olur, kız çocuğu ise hayatı boyunca aile reisinin boyunduruğu altında kalırdı.

Aile reisinin, erkek ve kız çocukları üzerindeki hakimiyeti reisin ölümü­ne kadar sürerdi. Bu arada erkek ve kız çocuklarının yaşları ne olursa olsun fark etmezdi. Reisin bu sultası, satma, sürgün etme, işkence etme ve öldürme gibi tüm yetkileri içerirdi. Yani onun sultası hükmetme sultasıydı, himaye et­me sultası değil. Aile reisinin sultası 565 miladi yılında ölen Justinyen zama­nında sınırlarını aşmıyordu.

Aile reisi, ailenin tüm mallarının sahibiydi. Ondan başkası ailede mülk edinme hakkına sahip değildi. Onlar aile reisinin mallarını artırmak için hiz­met elemanı olmaktan başka bir yetkiye sahip olamazlardı. Kız ve erkek çocuklarının evlendirilmesi aile reisinin işiydi ve bu işte onların istekleri kaale alınmazdı.

Malı yönden ehliyet kazanma meselesine gelince, kız çocuğunun hiçbir zaman mal-mülk edinme hakkı yoktu. Mal/servet kazandığında bu kazandık­ları aile reisinin mallarına katılırdı. Bunda kızın erginlik çağına ulaşmasının ve evliliğinin hiçbir etkisi olmazdı. Bizanslıların son dönemlerinde ise kızın anasının mirası yoluyla elde ettiği malların, babasının mallarından ayrı kabul edilmesi gerektiği kararlaştırıldı. Buna rağmen baba onları kullanma ve sömürme hakkına sahipti. Kız çocuğu aile reisinin sultasından kurtulduğun­da baba onun malının üçte birini kendi malı gibi muhafaza eder, sonra üçte ikisini kendisine verirdi.

Justinyen döneminde kızın çalışarak yahut aile reisinin dışında başka bir yolla elde ettiği tüm malların kızın mülkü olduğu kabul edildi. Aile reisinin kendisine verdiği mallar ise reise ait sayılırdı. Evet, bu hakların tamamı kızın kendisine tanınıyordu. Fakat bunların hepsinde tasarruf hakkına sahip olabil­mesi ancak aile reisinin onayını almasına bağlıydı.

Aile reisi öldüğünde erkek çocuk ergenlik çağına ulaşmışsa artık özgür sayılır. Genç kızlar ise hayat boyunca aile reisinin vasiyet ettiği kimsenin emri altında kalırlardı. Son zamanlarda bu olgu bir yolu bulunarak değiştiril­di. Amaç meşru vasinin emri altından kurtulmaktı. Bu da kadının seçtiği bir hamiye kendisini satması biçiminde gerçekleşiyordu. Tabii ki bu kendisini satma olayı önceki sahibin pençesinden kurtulma amacım güdüyor ve anlaş­malı olduğundan yeni satın alan da tasarruflarında ona karışmıyordu.

Kızlar evlendiklerinde kocalarıyla "Efendilik antlaşması" adı veri­len bir sözleşme yaparlardı. Yani kocanın efendi olduğunu kabul etme an­laşması. Bu da üç yoldan biriyle gerçekleşiyordu:

1- Kahinler tarafından idare edilen dini bir törende.

2- Sembolik bir satın almayla. Yani koca hanımını satın almış oluyordu.

3- Evlilikten sonra tam bir sene boyunca devam eden beraberlikle. Bununla aile reisi kızın üzerindeki sultasını kaybeder ve bu sulta bundan böyle kocasına geçerdi.

Kısaca belirtmek istersek -Roma kanunlarının en parlak bilimsel çağını yaşadığı dönemlerde- kadına hükmeden sulta bir yönü ile diktacı bir yapıdan himaye eden bir yapıya geçmiştir. Fakat bununla beraber kadının ehliyetsizliği yine de sürmüştür.

On iki levha kanunları ehliyetsizliğe şu üç şeyi neden sayıyordu. Bunlar; yaş, akli durum ve cinsiyet idi. Yani kadın olma hali. Romanın eski hukukçuları, kadınları ehliyetsiz saymalarının nedeni olarak akıllarının azlığını gösteriyordu. Bunun yanında Jüstinyen kanunları, antlaşmaların sağ­lıklı olabilmesi için hukuki bir ehliyetin yanında fiili ve pratik bir ehliyetin olmasını da şart koşuyorlardı.

Hukuki ehliyeti olmayanlar kısaca şunlardı:

1- Köleler,

2- Milli antlaşmalarda yabancı tarafa mensup olanlar. Bunlar yazılı ant­laşmalar yahut dille verilen sözleşmelerde ehliyetsiz kabul edilirdi.

3- Aile reisi sultasına boyun eğenler. Bunlar da kızlar ve kadınlardı.

Fiili ve pratik yönden ehliyetsiz sayılanlar ise:

1- Çocuklar (küçük yaştakiler) ve akli dengesi bozuk olanlar.

2- Cahil, savurgan olanlar. Bunlar borçlu hale geldiklerinde ehliyetsiz sayılırlardı.

3- Ergenlik çağına kavuşan ve aile reisine boyun eğmek durumunda olan kızlar ve kadınlar. Bunlar

efendilerinden izinsiz olarak borçlandıkları za­manlarda ehliyetsizleşirlerdi.

4- Ergenlik çağına gelmiş bağımsız kadınlar. Bu kadınlar da vasilerinin izni olmadan borçlandıklarında ehliyetsiz sayılırdı.

Hammurabi Yasasında Kadın:

Hamurabi yasasında kadın evcil hayvanlar mesabesinde kabul edilmiştir. Hatta birisi bir adamın kızını öldürdüğünde o da kızını diğerine teslim eder­di. Artık o kendi malı gibi kullanır dilerse öldürürdü.

Hinduizm'de Kadın:

Eski Hindu alimleri bir insanın tüm ailevi bağlardan soyutlanmadan ilim ve marifet tahsil edemeyeceği görüşündelerdi.

Mono yasasında, kadının babasından, kocası ve çocuğundan müstakil yaşama hakkı yoktu. Bunlar öldüğünde kocasının akrabasından bir adama yamanırdı. Yani kadın hayatı boyunca rüşt çağına eremez halde yaşardı. Kocasının ölümünden sonra ona hayat hakkı bile yoktu. Aksine o da kocasının öldüğü gün ölmeliydi. Kocasının naşıyla beraber o da kendisini yakıyordu. Bu gelenek 17. yüzyıla kadar devam etti. Sonra bu gelenek Hindu din adam­ları tarafından karşı çıkılmasına rağmen kaldırıldı.

Ayrıca kadın, tanrıların hoşnut edilmesini yahut yağmurun yağmasını veya rızık gönderilmesini emretmeleri için, kurban ediliyordu. Hindistan'ın eski bazı bölgelerinde bir ağaç vardır ki, o bölge ahalisi her sene yesin diye ağaca genç kızlar takdim ederlerdi.

Hindu yasalarında deniyordu ki: Takdir edilen felaket, tayfun, ölüm, ce­hennem, zehir, ejderha, ateş vs. hiçbir zaman kadından daha kötü değildir.

Eski Ulusların Atasözlerinde Kadın:

Çin atasözü der ki: Karını dinle fakat ona inanma.

Rus atasözü: Her on kadında bir tek ruhtan başkasını göremezsin.

İspanyol atasözü: Mahmuz, cins atlar ile gemi azıya alan atlara mahsus­tur. Sopa da iyi kadınla azgın kadın içindir.

Yahudilerde Kadın:

Bazı Yahudi güruhları, kızı hizmetçi sayarlardı. Babasının onu utancın­dan dolayı satabilmesi hakkına sahip olduğunu kabul ederlerdi. Kız çocuğu miras alamazdı. Ancak babasının hiçbir erkek çocuğu yoksa o zaman alırdı. Babasının hayatında ona teberri olarak verdikleri de bunun dışında kabul edilirdi.

Eyub Sifri'nin kırk ikinci İslahında deniyor ki: Tüm yeryüzünde Eyyub'un kadınları kadar güzel kadınlar yoktur. Babaları onlara kardeşleriyle bera­ber miras da verdi.

Kız çocuğu erkek kardeşi bulunduğunda mirastan yoksun bırakıldığın­dan erkek kardeşe onun nafakasını ve evlenme halinde mehirini ödemesi ge­rekiyordu. Baba araziyi miras bıraktığında kız çocuğuna ne mehir ne sadaka verilmezdi. Babası yüklerle altın, gümüş ve kıymetli eşya bıraksa da...

Kız çocuğuna, erkek kardeşinin bulunmaması halinde miras düştüğünde, kızın başka yabancı aileden biriyle evlenmesi imkanı yoktu. Kendisine kalan mirasını yabancı bir aileye nakletme hakkı yoktu. Yahudiler kadını Hz. Adem'i aldattığından lanetlik bir yaratık addediyorlardı. Tevratta deniyor ki:

"Kadın ölümden daha acıdır. Salih kullar (Allah katında) binde bir de olsa yakalarını kurtaracaklardır. Fakat kadınlar arasında Allah'ın huzurun­da kurtuluşa erecek tek bir kimse bulamıyorum".

Hıristiyanlarda Kadın:

Hıristiyanların ilk din adamları Roma toplumunda yaygınlaşan fuhuş ve kötülüklerin yayıldığını, toplumun ahlaki çöküntüye düştüklerini gördükle­rinde bu kötülüklerin başlıca sebebi olarak kadını gösteriyorlardı. Zira kadın, toplantı yerlerine çıkıyor ve istediği her türlü eğlenceye katılıyordu. Canı çektiği erkekle düşüp kalkıyor, onlarla yatıyordu. Bu durumda evliliğin kirli bir iş olduğunu ve ondan uzaklaşılması gerektiğini, bekarın Allah katında evliden daha faziletli ve üstün olacağını kararlaştırdılar. Kadının Şeytanın kapısı olduğunu, güzelliğinden utanması gerektiğini, çünkü güzelliği fitneye ve aldatmaya neden olduğundan İblis'in silahı olduğunu ilan ettiler. Hıristi­yan azizi Tertolyan diyor ki:

“Kadın, şeytanın insan nefsine giriş kapısıdır, Allah'ın yasalarım iptal eden Allah'ın yani erkeğin- çehresini bozan iğrenç bir mahluktur.”

Aziz Sustam da diyor ki:

“Kadın gerekli olan bir kötülüktür. İstenen bir beladır. Evin ve ailenin en büyük tehlikesidir. Ahlaksız ve edepsiz bir sevgili­dir. Yaldızlı, aldatıcı bir musibettir.”

Daha sonra Hz. İsa'nın annesi dışında kalan tüm kadınların "Cehennem azabından" kurtarıcı ruhtan yoksun oldukları kararlaştırıldı.

Batı milletleri Hıristiyanlığa girince, din adamlarının görüşleri onların kadına bakış açısından önemli etki meydana getirdi. Fransızlar miladi 586 yılında (yani Peygamber (s.a.s.) gençlik günlerinde) bir konferans düzenle­yerek orada "kadın insan mıdır? Değil midir? Konusunu tartıştılar. Sonunda şu karara vardılar: Kadın sırf erkeğe hizmet etmek için yaratılmış bir in­sandır.

Tüm ortaçağ boyunca batılılar kadını horlamaya ve haklarından mahrum etmeye devam ettiler. Hatta sanat çevrelerinin hakim olduğu dönemlerde bi­le ki, bu dönem kadının sosyal alandaki yerini aldığı sanılıyordu. Zira sanat çevreleri onun etrafında dönüyor ve şanını yüceltiyorlardı. Kadın sosyal ve hukuki konumu açısından hiç de ileri bir vaziyete sahip değildi. O sıralarda da kocasının izni olmadan kendi malında bile harcama yapma hakkına sahip olmayan utangaç, mahrum bir varlıktı.

Burada hatırlatacağımız ilginç olgulardan biri de İngiliz yasalarının ta 1805 yılına kadar erkeğe karısını satmayı mubah saymasıdır. O zaman kadı­na biçilen fiyat yasaya göre altı Bens[3] idi. 1931 yılında bir İngiliz, karısını be yüz cüneyh'e sattığından dolayı mahkemelik olmuştu. Avukatı mahkeme­de onu savunmak amacıyla şöyle demişti: İngiliz yasaları yüz sene önce ko­caya karısını satmayı mubah görüyordu. 1801 yılındaki yasa bu satma eyle­minin gerçekleşmesinde karısının da muvafakati alınmak şartıyla altı Bens'i fiyat olarak biçmişti. Mahkeme reisi bu savunmaya karşılık: Bu yasa 1805 yılında kadınların satışını ve onlardan re'sen vazgeçmeyi yasaklayan yasa ile kaldırılmıştır. Duruşmadan sonra mahkeme karısını satan adamın on ay hap­sine karar verdi.

Geçen sene bir İtalyan başka bir İtalyan'a karısını taksitle satmış, alışve­rişten belli bir süre sonra son taksitlerini yatırmaktan imtina eden müşteri ka­rısını satan koca tarafından öldürülmüştür.[4]

On ikinci asrın sonlarında Fransız Devrimi, gerçekleştiğinde insanın kö­lelik ve horlanmaktan kurtuluşunu ilan etti. Faat onun bu şefkatli yaklaşımı kadını kapsamıyordu. Fransız medeni yasası, evli değilse velisinin izni olma­dan kadının anlaşma yapma ehliyetine sahip olmadığını belirtiyordu. Bu ya­sada ehliyetsiz görülenler: Çocuklar, deliler ve kadınlardı. Sözü edilen yasa 1938 yılına kadar yürürlükteydi. Nihayet aynı sene bu hüküm kadının yararı­na olarak değiştirildi. Hala da evli kadının harcamalarına sınır getiren bazı kayıtlar mevcuttur.

İslam'dan Önceki Araplarda Kadın:

İslam'dan önceki Arap toplumuna baktığımızda, Arap kadının pek çok haklardan yoksun olduğunu görüyoruz. Miras alma hakkı yok, kocası üzerin­de herhangi bir hakkı yok, çok evliliğin belli bir sınırı yok. Onların sisteminde kocasının zulmünü engelleyici bir yapı yok. Pek tabi olarak bu ortamda kocasını seçme hakkı da yok. Arapların başkanları ve ileri gelen eşraf takımı ancak evlilik işlerinde kızlarına danışırlardı. Bunu tarihi bazı kıssalardan çı­karıyoruz. Bir adam öldüğünde karısı ve başka karısından çocukları varsa en büyük çocuk babasının karısına başkasından daha çok hak sahibiydi. Bu ka­dını diğer mallar gibi babasının mirası sayıyorlardı. Eğer onunla evlenmeye gönlü varsa babasının karısı üzerine bir elbise atar, yoksa o kadın dilediği kimseyle evlenebilirdi.

Araplar o sırada kız çocuklarım uğursuzluk olarak algılıyorlardı. Bazı kabileler kız çocuklarını namus belası korkusuyla, bazı kabileler de kız, er­kek bütün çocuklarını fakirlik problemi korkusuyla diri diri gömüyorlardı. Fakat bu adet Araplar arasında yaygın değildi. Yalnız bazı kabilelerde bu vardı. Kureyş kabilesi bunlardan değildi.

Tüm bu çağlar boyunca Arap kadının diğer kadınlara karşı tek övüncü, kocasının kendisini himaye etmesi, onun şerefini savunması ve onurunun kı­rılmasına, horlanmasına dayanmamasıdır.[5]


İslam'da Kadının Durumu


Miladi altıncı yüzyılın sonlarında, o günkü ortamda medeni olsun olma­sın dünyanın her tarafında kadının üzerine her taraftan bir karanlık çökmüş­tü. Tam bu esnada Arap yarımadasından, ateşin, kumların, çırılçıplak düz­lüklerin, kıpkızıl dağların üzerinden Mekke'den bir ses haykırmaya başladı. Bu ses ilahi vahyin Muhammed (s.a.s.) lisanı üzere ifadesini bulmasıydı. Bu ses kadının şerefi için en adil ölçüyü koyuyordu. Onun haklarını eksik­siz, -tam ve mükemmel olarak ödüyordu. Tarih boyunca boynunda asılı du­ran yaftayı kaldırıp atıyor, kendisine yönelik tüm horlayan uygulamalara son veriyor, ulusların şehevi duygulardan hareketle ona yüklemelerine dur diyordu. Kadının mükemmel bir insan olduğunu, tüm haklara sahip olduğu­nu ilan ediyordu. Onu, şehevi duyguların elinde oyuncak olmaktan, sırf hay­vani cinsel bir ilişki yoluyla yararlanma girişimlerinden muhafaza ediyor ve onu toplumların kalkınmasında, dayanışmasında ve esenliğinde faal bir unsur kılıyordu.[6]


İslam'ın Kadınla İlgili Temel Prepsipleri


İslam'ın Hz. Muhammed'in (s.a.s.) lisanı üzere ilan ettiği kadının konu­mu ile ilgili ıslahat prensipleri kısaca şöyle özetlenebilir:

1. Kadın insan olma açısından tam tamına erkek gibidir. Allah-u Teala buyurdu ki:

"Ey insanlar sizi bir tek nefisten yaratan Rabbinizden korkun."[7] Resulullah (s.a.s.) buyuruyor ki:

“Muhakkak ki kadınlar erkeklerin bir par­çasından başka bir şey değildir.”[8]

2. Daha önceki din adamlarının kadına yapıştırdıkları lanetlik durumunu bertaraf etti. Adem (a.s.)'ın cennetten çıkarılmasına neden olan suçu sırf ka­dına yüklemedi. Her ikisini de sorumlu gösterdi.

Allahu Teala, Adem (a.s.)'ın kıssası hakkında buyuruyor ki: "Derken şeytan onları (n ayağını) oradan kaydırdı. İçinde bulundukları (nimet yurdu)ndan çıkardı."[9] Kur'an, Adem ve Havva'dan söz ederken diyor ki:

"Derken şeytan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı."[10]

Onların tövbesi hakkında: "Dediler. Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz!"[11]

Hatta Kur'an bazı ayetlerinde sözü edilen günahı yalnız Adem (a.s.)'e nisbet eder. Ve der ki: "..Adem, Rabbi (nin buyruğu)'na karşı geldi de (yo­lunu) şaşırdı.”[12]

Kur'an daha sonra kadını, anası Havva'nın işlediği günahtan mesul tut­madığı prensibini açıklamış ve bunu kadın erkek her insana tatbik etmiştir: "Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Ve siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değil­siniz"[13]

3. Kadın dindar olmaya ve ibadet etmeye ehliyetlidir. Eğer iyilik ederse cennete girer. Kötülük yaparsa

cezalandırılır. Bu konuda erkekten hiçbir ek­Sim tarafı yoktur. Allah-u Teala buyuruyor ki: "Erkek ve kadından kim inan­mış olarak bir iyilik yaparsa onu (dünyada) hoş bir hayatla yaşatırız, (daima huzur içinde bulunur, halinden memnun olur. Ahirette ise) onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle veririz"[14]

Yüce Allah buyuruyor ki: "Rableri onlara karşılık verdi: Ben sizden er­kek kadın, hiçbir çalışanın işini zayi etmeyeceğim. Hep birbirinizdensiniz..."[15]

Bu temel prensibi Kur'an-ı Kerim'in aşağıdaki ayeti kerimede ne denli vurguladığına bakalım: "Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, (Allah'a gönülden) saygılı erkekler, (Allah'a gönülden saygılı) ka­dınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, ırzlarını koruyan er­kekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikre­den kadınlar; (işte) bunlar için bağış ve büyük bir mükafat hazırlanmıştır"[16]

4. İslam kadında bulunduğuna inanılan uğursuzluk telakkileriyle ve Araplarda olduğu gibi doğudaki üzüntülerle savaştı. Benim bizzat müşahade ettiğim olaylara göre bugün hala pek çok ulus -ki bazı batı ulusları da bunun içindedir- bu bakış açısına sahiptir. Allahu Teala bu çirkin adeti/geleneği ret ederek buyuruyor ki: "Onlardan birine dişi (çocuğu olduğu) müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir, kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenirdi.(Şimdi ne yapsın) Onu, hakaretle tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün! Bak ne kötü hüküm veriyorlar!"[17]

5. Kadının gömülmesini-yasakladı. Bunu sert bir biçimde eleştirdi:

"Ve sorulduğu zaman o diri toprağa gömülen kıza: Hangi günah yüzünden öldü­rüldü? Diye.. "[18]

"Bilgisizlik yüzünden beyinsizce çocuklarım öldürenler... Muhakkak ki ziyana uğradılar saptılar ve onlar doğruyu bulacak değillerdir." [19]

6. İslam kadına, kız olsun, eş olsun, anne olsun hep ikram edilmesini emretmiştir.

Kadının bir kız olarak ikramlandırılması gerektiği konusunda pek çok hadisi şerifler bize ulaşmıştır. Bunlardan biri Resulullah (s.a.v.)ın hadisi­dir: "Hangi adamın bir kızı olur da ona öğretide bulunur ve güzel öğretirse, terbiye edip güzel bir edep verirse..."

Kadının bir eş olarak ikrar edilmesini ifade buyuran pek çok ayetler ve hadisler mevcuttur: Bunlardan biri Allahu Teala'nın şu sözüdür:

"Onun ayetlerinden biri de kendileriyle kaynaşmanız için size kendi ne­fislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. "[20]

Resulullahın şu sözleri de bu konuya açıklık getirmektedir: "Dünya nimetlerinin en hayırlısı iyi bir kadındır. Ona baktığında kendini ferahlatır, kendisine kızdığında seni kollamaya çalışır."[21]

Kadının bir anne olarak ikram görmesi ise pek çok ayet ve hadislerde söz konusu olmuştur.

Allah buyuruyor ki: "Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu..."[22]

Bir adam Resulullah (s.a.s.)'e gelerek:

“Kendisiyle arkadaş olmam gere­kenlerin en başta olanı kimdir?” Diye sordu: Resulullah (s.a.v.):

“Annendir,” buyurdu. Adam:

“Sonra kimdir? Diye sordu. Resulullah (s.a.v.)

“Annendir” bu­yurdu. Adam:

“Sonra kimdir?” deyince, yine:

“Annendir” buyurdu. Adam dördün­cü kere aynı soruyu sordu.

“Bu sefer babandır” buyurdu."[23]

Bir adam Resulullah (s.a.s.)'e gelerek,

“Ben Allah yolunda cihad etmek istiyorum,” dedi. Resulullah ona dedi ki:

“Annen sağ mıdır?” Adam,

“Evet,” dedi. Peygamber (a.s.):

“Onun ayağına dikkat et cennet oradadır." buyurdu.[24]

7. Kadının da eğitim/öğretimine erkeklerinki gibi önem verdi. Teşvikte bulundu. Biraz önce Resulullah

(s.a.v.)'in: "Kimin kızı yanında olur, onu eğitir ve güzel bir eğitim, verirse..." sözünü nakletmiştik.

Bir hadisinde de: "İlim taleb etmek her müslümana farzdır" buyurmuş­tur.[25]

Hadis halk arasında "müslüman kadın erkek" ziyadesiyle de şöhret bul­muşsa da bu farzlık rivayet yönünden sahih değildir. Fakat manası sahihtir. Çünkü alimler erkeğin öğrenmesi gereken her şeyin kadından da istendiği hususunda söz birliği etmişlerdir.

Hafız es-Sahavi "el-Mekasıdu'l-Hasene" adını taşıyan eserinde diyor ki: Bazı musannıflar bu hadisin sonuna 've müslimeh’ sözünü eklemişlerdir. Fa­kat bu, hadisin hiçbir tarikinde zikredilmiş değildir. Manası sahih olsa da..."[26]

8. Anne olsun, evli olsun, küçük yahut büyük, hatta isterse annesinin karnında bir kız çocuğu olsun, ona her halükarda miras hakkı vermiştir.

9. İki eş arasındaki hakları tanzim etmiştir. Ona da erkeğin hakları gibi haklar tayin etmiştir. Tabi ki reislik zalim ve dikta bir başkanlık değildir.

Allahu Teala buyuruyor ki: "Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hak­ları gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkeklerin kadınlar üzerinde (ki hakları) bir derece daha fazladır..." [27]

10. Boşanma meselesini bir düzene koydu. Böylece erkeğin bunu oyun­cak haline getirmesi ve bu konuda diktaya başvurması engellenmiş oldu. Bo­şanmaya bir sınır koydu. Bu sınır talaktır. Önceden Araplarda bunun sınırı yoktu. Talakın meydana gelmesi için belli bir zaman tayin etmiştir. Boşan­manın tesiri için bir iddet müddeti vardır. Bu süre kadın ve erkek için yeni­den düşünüp -taşınma ve barışma olanağını sağlar. İşte araştırmamızda bu konuya değineceğiz.

11. Alınabilecek kadınların sayısına bir sınır koydu. Bu sınırı dört kadınla belirledi. Araplarda ve çok evliliği kabul eden uluslarda daha önce herhangi belli bir sınırlama getirilmemişti.

12. Ergenlik çağından önce kadını yakınlarının himayesine verdi. Onla­rın eli altında bulunması da koruma, eğitme, durumuyla ilgilenme, mallarını işletme gibi müsbet yönden ele aldı. Onların malı olma ve diktası altında ezilmeyi ortadan kaldırmıştır. Buluğ çağma erdikten sonra mali konularda tamamen erkek gibi tam ehliyet sahibi kabul etmiştir.

İslam fıkhının hükümlerini araştıranlar mali tasarruf çeşitlerinde kadın-erkek arasında hiçbir fark olmadığını rahatlıkla görürler. İslam kadına tüm mali tasarrufları mubah kıldığı halde onun toplumsal mesajını aile işlerini hakkıyla düzenlemesinde görmüştür. Bu durumun onun zamanının çoğunu evinde geçirmesini gerektireceğini hemen anlarız. İnsanlar arasındaki mali muamelelerle ilgili olarak çıkacak bir anlaşmazlığa kadının tanık olmasının pek nadir olacağını rahatlıkla kavrayabiliriz. Böyle bir durum vaki olsa da, onu gördüğünde meseleyi enine boyuna incelemesi gerekmez. Zira o normal olarak yoluna devam edecek, başka şeylerle ilgilenmeyecektir. Eğer olayın tanığı olarak gelir de tanıklık yaparsa, hakimin önünde unutmuş, yanılmış ve hataya düşmüş olma ihtimali sebebiyle aynı konuda başka bir kadının da ta­nıklık etmesi hata ihtimalini ortadan kaldırır. Hukukta meseleyi tüm yönle­riyle incelemek esastır. Hakimin görevi hakkın hak, batılın batıl olarak tecel­lisinde var gücünü göstermesidir...

İşte mesele bundan ibarettir. Ayette bu konu açıkça beyan edilmiştir. İki kadının bir erkeğin yerine şart koşulmasının nedeni belirtilmiştir: "Ta ki ka­dınlardan biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatsın.." Yani birisinin unutması yahut hataya düşmesi sırasında diğeri gerçeği olduğu gibi ona hatırlatsın.

Bu hükümden dolayı pek çok fakih, kadınların tanıklığını ceza hukukun­da kabul etmemişlerdir. Bunun nedeni de daha önce belirttiğimiz gibi kadını, sürekli/çoğunlukla evinin işleri ile meşgul olmasıdır. Kadının, bu haliyle cinayetlerin işlendiği, öldürme olaylarının vuku bulduğu çekişme meclislerin­de hazır bulunması kolay kolay denk gelemez. O anda cinayetin işleniş şek­line dikkat etmesi hiç kolay olmayacaktır. Aksine çoğu zaman bu tür durumlarda kaçma fırsatı bulamazsa gözlerini kapatır. Vaveyla eder, çığlık çığlığa bağırır. Bazen bayıldığı da olur. Tüm bunlardan sonra kadın nasıl olur da tanıklıkta bulunur? Nasıl olur da cinayeti, cinayet işleyenleri, cinayet malzemesi ve cinayetin nasıl meydana geldiğini, tasvir edebilir? Herkesçe kabul edilen bir gerçektir ki, hadler şüphelerle kaldırılır. Kadının öldürme ve benzeri olaylarda tanıklık etmesi sürekli biçimde kuşku götürür. Bu şüphe olayın meydana geldiği sırada psikolojik durumundan dolayı cinayeti olduğu gibi göremeyip anlatamamasından kaynaklanmaktadır.

Öte yandan İslam Hukuku, başkasının göremeyeceği meselelerde tek ba­şına kadının tanıklığını yeterli kabul etmiştir. Yahut genellikle erkeklerin bilmediği konularda onun yalnız başına şahadetini kabul eder. Alışverişte, sözleşmede, selamda, şuf’a, icarede, rehinde, kasamede, beyyinelerde, ikrar­da, vekillikte, kefillikte, havalede, sulhda, ortaklıkta, mudarebede, vediada, hibede, vakıfta, köle azad etmede, harcamada, muhayyerlik vs.'de erkekten farkı yoktur.[28]


Sonuç


Bu on iki temel ilkeden, İslam'ın kadına layık olduğu başlıca üç alandaki yerini almasını sağladığını öğreniyoruz.

1- İnsanlık Alanında:

İslam kadın erkek gibi mutlak manada bir insan olarak kabul etmiştir. Halbuki bu durum daha önceki pek çok uygar uluslarda kuşkuyla karşılan­mış hatta inkar edilmiştir.

2- Sosyal Alanda:

İslam kadının önüne öğrenim alanım ardına kadar açmıştır. "Ona hayatı­nın muhtelif merhalelerinde gerçekten övgüye layık bir sosyal konum kazan­dırdı. Onu ta bebeklikten alıp hayatının son demlerine kadar hep korudu. Hatta ona verilen değer, yaşı ilerledikçe daha çok önem kazanacak biçimde ayarlanmıştır. Önce bir ihtiyarlık yaşma basınca, sevgiye, şefkate ve hürme­te daha fazla muhtaç hale gelince de ona mümkün mertebe değer verip el üs­tünde tutmuştur.

3- Hukuki Alanda:

Ergenlik çağına basıp akli olgunluk derecesine ulaşınca ona tüm harca­malarında tam mali ehliyet verir. Bundan hiçbir velayet hakkı yoktur.[29]


Bazı Farklar:


Bununla beraber İslam'ın bazı alanlarda kadınla erkek arasını ayırdığını müşahade ediyoruz. Hiç kuşkusuz bu ayrımın onlar arasında daha önceden insanlıkta, şereflilikte ve ehillik alanlarında sağlanan eşitlikle hiçbir ilgisi yoktur. İslam onu bu alanlarda erkekle tam bir eşitliğe oturttuktan sonra bu farklılığa yer vermişse, bu ancak bu ayrımı zorunlu kılan sosyal, iktisadi ve psikolojik nedenlerden dolayıdır. Konuyu biraz açalım:[30]


1- Tanıklıkta


İslam, hukuki alandaki tanıklığın asgari sının olarak iki erkek, yahut bir erkek, iki kadını kabul etmiştir. Bu konuda mudayene ayetinde Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki er­kek yoksa razı olduğunuz şahitlerden bir erkek, iki kadın (şahitlik etsin)...” [31]

Açıktır ki, bu farklılığın insanlık, şereflilik ve ehliyetlilikle ilgisi yoktur. Kadın, erkek gibi bir insan, onun gibi şerefli ve mali işlerde tam sorumluluk ve yetki sahibi olarak erkekten farklı görülmüyorsa artık bir erkeğin yanında iki kadının tanıklığı şart konulduğunda, bu normal görülmelidir. İslam Huku­ku doğum, dulluk, bekaret, kadınlarda bulunan cinsel rahatsızlıklar vs. gibi olan durumlarda yalnız bir kadının tanıklığını kabul eder. Geçmiş asırlarda da kadın doğumlarının, kadın doktorlarının ve cinsel ayıpların/kusurların an­cak kadınlar tarafından bilinebileceği düşüncesi hakimdi.

Öyleyse tanıklık meselesi hürmet etme yahut horlama, ehliyetlilik-ehliyetsizlik meselesi-değildir. Hükümlerde sağlıklı karar verme, yargıda ih­tiyatlı davranma meselesinden ibarettir. Bunlar ise her adil yasanın gerçekleştirmeyi amaçladığı/varmak istediği şeylerdir.

Bununla anlıyoruz ki, bu meseleyi diline dolayarak İslam'a yüklenmek, onu eleştirmek anlamsızdır. Ayrıca bu olayı silah edinerek İslam, kadının haklarını çiğniyor, hürmet, saygı ve konum bakımından ona erkekten daha aşağıda bir değer veriyor, demek bir saçmalıktır. Çünkü İslam ta baştan ka­dına ikram etmiş ve onu erkekle aynı statüde tutmuştur. Bu konuda apaçık nasslar vardır ki bunlarda karışıklık ve kapalılıktan eser bile yoktur. Bu nasslardan bazılarını daha önce zikretmiştik.[32]


2- Mirasta


İslam kadını takdir etmiş, haklarını korumuş ve sağlamlaştırmıştır. İslam kadına miras hakkı vermişken cahiliye Arapları, pek çok eski uluslar hatta bu asırda yaşayan bazı uluslar kadına miras hakkını tanımam aktadır. Özellikle evli kadına miras vermeyen çok ulus vardır. İslam'ın kadına tanıdığı bu pay, miras ahkamında muhtelif biçimlerde tezahür eder.

a) Kadının payının erkeğin payına denk olduğu durumlar. Ana bir, kız-kardeş tek olduğunda terikenin altıda birini alır. Ana bir erkek kardeş de ay­nıdır. Ana bir kardeş hem kadın hem de erkek beraber bulunularsa/iki yahut daha fazla olurlarsa hepsi üçte bir oranında ortak olur. Erkeğe iki kadın payı vardır.

b) Bazen kadının payı erkeğinkine eşit yahut daha az olur. Ölünün ço­cuklu olduğunda baba ile beraber bulunan anne gibi. Eğer ölü, anne babayla erkek çocuklar yahut hem kız h£m erkek çocuklar bırakırsa hem babaya hem anneye terikenin altıda biri düşer.

c) Kadın erkeğin aldığı mirasın yarısını alır. Genel ve daha fazla göze çarpan budur. Hatta bu genel kuraldır. Tabii ki bu zikrettiklerimiz hariç. Pe­ki, bu İslam nazarında kadının insanlık bakımından eksikliğinden mi? Yoksa onun onurunu, şerefini ve konumunu aşağı çektiğinden mi?

Hayır, bu uygulamada bunların hiçbiri yok. İslam'ın bir taraftan verdiği şeyi diğer taraftan alması imkansızdır. Aksine mesele görev ve yükümlülük oranınca adil bir dağıtım yapmakla ilgilidir. O da: "Sorumluluk yetki oranınca olur." Kaidesine uygun bir uygulamadır.

İslam nizamında erkek mali yönden öyle zorluklar ve görevler yük­lenmiştir ki, kadın ona benzer yükümlülüklerle sorumlu değildir. Mehir veren erkektir. Evlilikte kurulan evi o kurar. Hanımı ve çocukları o bes­ler.

Kadın ise mehir alandır. Evin nafakası cinsinden ne kendisine ne de çocuklarına zengin de olsa harcama yapmak, katkıda bulunmak zorun­da değildir. Bu açıdan bakıldığında aldığı mirasın erkeğinkinden az ol­ması adaletin gereğidir. İslam ondan tüm zorlukları kaldırmış ve onun yükünü erkeğe yüklemişken kuşkusuz ona karşı şefkatli hareket etmiş ve onu onurlandırmıştır. Sonra bu müsbet uygulamaya rağmen erkeğin aldığı mirasın yansını ona vermiştir!...

Vefat ettiğinde bir erkek, bir kız ve onlara mal bırakan bir adam farz edelim. Peki kısa bir müddet sonra bu mal nereye gidecektir?

Kız açısından o mal artacak eksilmeyecektir. Evlendiğinde kocasından aldığı mehirle malı artacak, ticaret yahut daha karlı bir işe koymakla onu da­ha da çoğaltacaktır...

Peki, kızın genç kardeşi ne yapacak? Gelin aldığı zevcesinin mehrini ver­mekle parası azalacak, ev eşyasını temin ederken, zevcesinin nafakasını öderken, hep malı azalacaktır. Hatta bu yükümlülükler kısa bir sürede miras aldığı malları erittikten başka hayati boyunca kendisinin, hanımının ve ço­cuklarının nafakasını temin etmek durumundadır.

Görüyoruz ki, kızın babasından kalan mirası kendisine kalıyor. Bu miras musibet günlerinde desteğini, kocasını, baba, kardeş ve yakınlarım kaybetti­ği zor günlerinde bir azık olmaktadır. Çünkü o, yerine getirmek zorunda olduğu pek çok mali yükümlülükler altındadır.

Bir keresinde bu konuda hukukta okuyan- genç kız ve erkeklerden olu­şan- öğrencilere sormuş ve şu suali de ardından eklemiştim: Şimdi siz İs­lam'ın mirasta kadına zulmettiğini, hakkını yediğini ve onurunu/değerini azalttığını düşünüyor musunuz?

Erkek öğrenciler her bir ağızdan:

“İslam biz erkeklere karşı kadınlara tor­pil geçmiş!.,” dediler. Kız öğrenciler ise sustular. Onlardan bazıları da İslam'ın kadına erkeğin yarısını vermekle gerçekten çok insaflı davrandığını itiraf ettiler!...

Mirasta kadına erkeğin payı kadar bir pay veren yasalar, erkeğin yüklen­diği tüm yükümlülükleri, kadına da yükledikleri gibi, erkeğin görevlerini, kadının da görevleri olarak kabul ederler. Kuşkusuz bu durumda kadına erkeğin payına denk bir pay ayırmak mantıki ve makul bir şeydir. Fakat bizim kadım tüm mali yükümlülüklerden muaf tutmamız, kendi geçimi ve çocukla­rına bakımı için çalışmasının zorunlu olmadığını belirtmemiz, öte yandan yalnız erkeğe bunları yüklememiz, sonra da ona erkeğe verdiğimiz pay ka­dar mirastan ayırmamız, adil bir yasada mantıki ve makul bir olgu olarak ka­bul edilebilir mi?

Bir soru: İslam neden kadının çalışmasını istememiş, erkeğe yükledi­ği yükümlülükler ve zorluklarla mükellef tutmamıştır?

Bu sorunun ce­vabının bu konuların sonunda: "Kadının kendi geçimini sağlaması yahut kendi geçimi ve çocuklarının bakımı için çalışarak katkıda bulunması mı, yoksa ev işlerine bakarak çocuklarının eğitimi ile meşgul olması mı, aile ve toplum için daha iyidir?" Konusunu tartışırken vermeye çalışacağız.

Şimdilik şu kadarını söylemekle yetineceğiz: Kadınla erkeğin mirasta aynı haklara sahip olmasını istemek, ancak onların yükümlülük ve görevler­de eşit tutulmasını istedikten sonra gündeme getirilebilecek bir konudur. Bunlar tamamıyla birbirine bağlı meselelerdir. Ya hepten kabul edilir, ya hepten ret edilir. Biz müslümanlar olarak, İslam düşüncesinin bu konuda da­ha sağlıklı, daha mantıki olduğunu görüyoruz. Kadının, ailenin ve toplumun maslahatını daha fazla gözettiğini müşahade ediyoruz... Modern uygarlığın bazı deneyimleriyle -ki bunların bir kısmını söz konusu edeceğiz- duygusal isteklerin ve şehevi duygularının etkisinden kurtulabilen ve hakikati arayan­ların bakışlarım, İslam'ın desteklediğini fark ediyoruz.

Bu konuyu araştırmaya geçmeden önce tarihi iki önemli noktaya değin­mek istiyorum.

Birincisi: Osmanlı idaresi döneminde Lübnan Dağlarında meskun Hıris­tiyanların Osmanlıya tepkisi şu yüzdendi: Osmanlı onlara mirasla ilgili ko­nularda İslam Hukukunun hükümlerini uygulamak istemişti. Onlar da buna sinirlenmişti. Çünkü İslam Şeriatı kadına da mirasta erkek kardeşinin yarı payının verilmesini öngörüyordu. Onlar ise böyle bir şeye alışık değillerdi. Zira kız kardeşin aldığı miras kocasına gidiyordu. Bunu Papa Pavlos Sa'd'ın (Muhtasar'uŞ'Şeria) adlı kitabının mukaddimesinde -Miterand Abdullah Kara'li zikretmiştir. Tam metni şöyledir: "Patrik Yusuf Hubeyş tarafından iman-i mukaddesi yayma heyeti reisine gönderilen mektupta şöyle deniyor­du: (29 Eylül 1840) Şimdi ise hakimler her şeyi İslam şeriatına uygun şekil­de dağ halkına uyguluyorlar. Bazı işçiler bu yüzden hapse girdiler. Zorlama bu yönde oluyor. Özellikle kız çocuklarının mirasa ortak olunmasından kay­naklanıyor. Zira İslam yasaları her iki kızın bir erkek çocuk kadar miras al­masını şart koşuyor, işte bu yüzden çekişmeler, husumetler, pek çok kötü olaylar ve sıkıntılar ortaya çıkmaktadır. Zira şu Cebel (Dağ) mıntıkasında eskiden beri adet, zengin fakir herkese göre kız çocuğu miras hakkına sahip olamaz şeklindedir. Ancak babası sembolik bir şey verirse yahut ona özel bir şeyi vasiyet ederse o başka.

Hakimler tutum ve tavırlarıyla bu Hıristiyan geleneğine uymadıkların­dan, anne-babalar büyük bir ruhi ve bedeni sıkıntıya düşmüş bulunmaktadır. Zira babalar kızlarının İslam yasasına göre mirasa ortak olmasını reddedi­yorlar. Çünkü bu yolla azıklarını saçıp savurmayı ve evlerini harabeye çe­virmelerini istemiyorlar. Onun için daha hayatta iken mallarını, rızıklarını çeşitli hibe yolları ve tapulama sureti ile erkek çocuklarına naklediyorlar. Böylece ölümlerinden sonra kızların hak iddia etmelerini önleyebilirler."

Patrik, daha sonra hayatta iken mallarını erkek çocuklarına hibe eden babaların düştüğü zor durumları açıklamaya çalışır:

"Bu konuda ortaya çıkan aksaklıklar ve kötü durumlar, yukarıda belirttiğimiz kötülük çeşitlerinin en ağırım oluşturmaktadır. Böylece durum açık olarak gösteriyor ki kız ço­cukları ve kadınların miras almasını eski haline döndürmeye çalışmak zo­rundayız. Yani onlar erkeklere rağmen miras alamazlar. Ancak onlara yuka­rıda da belirttiğimiz gibi sembolik bir şeyler verilir. Ancak bununla ortalık sükunete kavuşur, kötülüklerin önü alınabilir... "[33]

İkincisi: İskandinav ülkelerinden bazıları hala, kadım mali yükümlülük­ler ve görevlerde eşit görmelerine rağmen, mirasta kadın-erkek ayırımına gitmekte ve erkeğe daha fazlasını vermektedir.[34]


3- Kadının Diyeti Konusunda


İslam yasası hataen öldürülen yahut şartları gerçekleşmediğinden faili­nin, kısas yapılamadığı durumlarda kadının diyetini erkeğinkinin yarısı ola­rak tespit etmiştir.

İslam, kadını insan olma özelliğinde, ehliyet sahibi sayılmasında ve sos­yal alandaki onurunda erkekle eşit seviyede tutmuş olmasına rağmen, bunda eşitliği gözetmemiş olması bazen garip gelebilir. Halbuki olayın bu temel prensiplerle ilgili bir yanı yoktur. Asıl meselenin candanlarını erkek ve kadının öldürülmesinden kaynaklanacak olan ailenin zararı teşkil eder. Kasten öldürme, katilin kısas edilmesini gerektirir. Öldürülenin kadın-erkek olması fark etmez. Öldüren de kadın olsun, erkek olsun yine farketmez. Bu böyledir. Çünkü kısasta bizim amacımız bir insanı heder etmektir. Kadın da erkek de, insan olma özellikleri bakımından aynıdır.

Hataen öldürme ve benzeri olaylarda ise önümüzde ekonomik bir taviz, hapisle cezalandırma ve benzeri hükümlerden birini seçmekten başka çıkar yol yoktur. Ekonomik tavizlerde ise göz önünde bulundurulması gereken şey, mali zararın azlığı ve çokluğudur. Şimdi ailenin bir erkek kaybı ile ka­dın kaybı sırasındaki mali zararı bir tutulabilir mi?

Babaları, hataen öldürülen çocuklar, ya da kocası hataen öldürülen ka­dın, kendi dayanaklarını kaybetmiş ve nafakalarım temin eden, geçimleri için çalışan bireyi yitirmiş olurlar.

Anneleri hataen öldürülen çocuklar, yine karısı hataen öldürülen koca, manevi moral güçlerini yitirmiş olurlar ki, bu herhangi bir mali tavizle onarı­lacak bir şey değildir.

Diyet, öldürülen kişinin insanlık değerine biçilen kaftan değildir. Di­yet, ancak öldürülen kimsenin ailesine dokunacak olan mali zararın bir onarımıdır. Bu hiç kimsenin kuşku etmemesi gereken bir gerçektir. Bu ifa­de edilen şeyi destekleyen vakalardan biri de, şu anda, yürürlükte bulunan yasaların diyet için bir maksimum, bir de minimum sınır koymuş olmasıdır. Bundan sonrasını yargıca havale etmiştir. Artık o maksimum dereceyi aşa­mayacağı gibi minimum derecesinden de aşağı inemez. Bu uygulamanın amacı maktulün ailesine dokunan maddi zararları tespit etmede, yargıcın da­ha rahat hareket etmesini temin etmektir. Bu durum ise çalışan ile çalışma­yan arasında farklılık gösterir. Peki, çalışan ve ailenin geçimini sağlayanlarla çalışmayan ve herhangi birisine infakta bulunmakla yükümlü bulunmayan arasında nasıl farklılık olmasın ki? Kazananla tüketen durumunda bulunan­lar eşit olur mu?

Tekrar başa dönüyor ve bu meselenin İslam ile ilgili bir olgu olduğunu ifade ediyorum. Yine İslam, kadını kendi kendisinin ve çocuklarının geçimi­ni sağlamakla yükümlü tutmaz. Bunda ailenin ve toplumun maslahatını gö­zetir. Kadını çalışmaktan muaf tutmayan ve onun da çocuklarının ve evinin geçiminde katkısı olması gerektiğini temel felsefe olarak kabul eden toplum­larda ise, artık genel anlamda bir kadının diyeti bir erkeğinkine denk olabilir ve bu adil bir uygulamanın gereği olarak kabul edilebilir.[35]


4- Devlet Başkanlığı Konusunda


İslam devlet başkanlığına erkeklerin getirilmesini zorunlu kılmıştır. Bu konuda Resulullah (s.a.s.) buyuruyor ki: "İdarelerini bir kadına teslim eden bir ulus iflah olmaz." Buradaki nassın açıklamak istediği idare, devletin en üst makamı olan devlet başkanlığıdır. Zira bu hadis, Farisilerin, babasının ölümünden sonra Kisra'nın bir kızını devlet başkanlığına getirdiği haberinin Resulullah (s.a.s.)'e ulaşması üzerine söylenmiştir. Şu var ki idarenin mutlak manada kadınlara yasaklanmadığında icma vardır. Delil: Tüm fakihlerin ka­dının küçük çocuklara ve ehliyetsiz kimselere vasi olmasının caiz olduğunda ittifak etmesidir. Şahitlik yapmak da fakihlere göre velayet sayılır. Ayrıca Ebu Hanife bazı durumlarda kadının hakim olmasını caiz görmüştür. Hakim­lik de velayettir.

Hadisin lafzından kadının devlet başkanlığım üstlenemeyeceğini apaçık anlıyoruz. Buna benzer ciddi ve önemli mevkiler de bunun gibidir.

Bu mesele, ümmetin maslahatı, kadının psikolojik durumu ve yine kadı­nın toplumsal mesajı ile alakalıdır.

İslam'da devlet başkanı sembolik bir imza için varolan bir başkanlık de­ğildir. Devlet başkam toplumun önderi, düşünen başı, en bariz çehresi, konu­şan dilidir. Ayrıca devlet başkanının geniş yetkileri vardır ki, bunların etkileri ve sonuçları gerçekten çok önemlidir.

Düşmana karşı savaş ilan eden, ümmetin ordusunu savaş meydanla­rına sevk eden, barış ve sulh antlaşmasını kabul eden odur.

Artık ümmetin maslahatı barış yapmaktan yana ise barış yapar Sa­vaşta muharebeye devamda fayda görürse buna karar verir. Pek tabii olarak bu önemli kararlar, ümmetteki ehli hail ve'l-akd meclisi ile istişa­re edildikten sonra yürürlüğe konur. Zira bu konuda ilahi emir vardır."... (yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış...”[36]

Her şeye rağmen onların ihtilaf ettiklerinde tercih hakkına sahip olan ve onların vardığı kararı ilan eden odur. Bu konudaki düstur: "Bir kere azmettin mi, artık Allah'a dayan...”[37]

Bunun yanında İslam'da devlet başkanı, en büyük camide cuma hutbesi­ni irat eder. Onlara beş vakit namaz kıldırır. Zamanı varsa insanlar arasında doğan ihtilafları gidermeye, onları yok etmeye çalışır.

İnkar edilmesi mümkün olmayan bir gerçek var ki, bu önemli görevler kadının psikolojik ve duygusal tabiatı ile uyuşmayan şeylerdir. Özellikle sa­vaşla ve ordu komutanlığı ile ilgili olanlar kadının fıtratına aykırı düşer. Çünkü bu görevler fiziksel gücü, aklın duyguya galip gelmesini, mızrak­ların arasına girme şecaatini, kan görmeyi zorunlu kılar. Allah'a hamd olsun ki kadın bu özelliklerden hiçbirine sahip değildir. Yoksa hayat; şefkat, merhamet, refah ve sükunet gibi en değerli özelliklerini yitire­cekti.

Söz konusu meselede, bunun dışında söylenecek her şey göstermelikten uzak olamaz. Eğer tarihte ordulara önderlik yapmış ve savaş meydanlarında at oynatmış kadınlar bulunuyorsa bu, erkeklere oranla çok azınlıkta kalır ve kadınlar arasında da nadir rastlanan bir durumdur. Buna karşılık kadınların kahır ekseriyeti tarafından tüm uluslarda ve tarih boyunca yaşanan hayat göz ardı edilemez. Biz şimdiye kadar, kadını hayatın her alanında kullanan tüm ulusların birinde savunma bakanlığını bir kadının üstlenmesine rıza göste­ren, genel kurmay başkanlığına bir kadını tayin eden, orducundan herhangi bir birliğe yahut savaş kıtalarından birinin başına bir kadın getiren tek bir devlete rastlamadık. Bu ise kadına zararı olan bir şey değildir. Hayat baştan sona tek düze bir biçimde düzenlenemez. Her tarafta aynı ekşi yüzler, kaba güçler, katılık ve sertlik hüküm süremez. Böyle olsaydı hayat çekilmez bir cehenneme dönerdi. Allah'ın rahmetindendir ki Allah, erkeğin gücü ile kadı­nın şefkati, erkeğin katılığı ile kadının merhameti, erkeğin sertliği ile kadı­nın yumuşaklığını dengelemiştir, birleştirmiştir. Kadının varlığının ve bizim mutluluğumuzun sırrı, onun şefkatinde, merhametinde ve dişiliğindedir.

Cuma hutbesi beş vakit namazda imamlık gibi şeyler ise şu mantığa göre çözülür: Dindar olmada ibadet huşu üzerine, zihnin kendisini meşgul eden her türlü şeyden soyutlanması temeline dayanır. Bir kadının erkeklere vazet­mesi yahut namazda onlara imam olması bu temel özellikle bağdaşmaz.

Şunu belirteyim ki kadının devlet başkanlığı ve benzeri görevlerle görevlendirilmemesinin en gerçek sebebi ne hutbedir, ne imamlıktır, ne de prob­lemlerin üstesinden gelememesidir. Asıl önemli sebep devlet başkanlığının kendine güven, maslahatın duygulara galip gelmesi, devlet meselelerinin üs­tesinden gelmek için tüm imkanlarını onun uğruna seferber etme gibi göre­vin tabiatının gerektirdiği nedenlerdir. Bu ise kadının fıtratına ve kendisin­den beklenen mesajına tamamen aykırı bir durumdur.

Meselenin özü şudur: İslam, kadının insanlığını, onurunu ve ehliyetliliğini tanıma hususunda konumunu açıkça belirttikten sonra onun tabi­atına bakmış ve hayatta bununla uygunluk arz edebilecek şeyleri ona önermiştir. Bu nedenle onu bu tabiatından saptıracak, tabiatıyla çelişti­recek her şeyi ondan uzaklaştırmıştır ve toplumda mesajını en mükem­mel biçimde yerine getirmesini engelleyecek her şeyi ortadan kaldırmış­tır. Bu nedenle onu bazı hükümlerde özel olarak ele almıştır. Aynı şekilde bazı dini ve toplumsal görevlerden onu muaf tutmuştur. Cuma nama­zı, Hacc'da ihrama girme, seferberlik durumu hariç cihada katılmama gibi. Pek tabi olarak bu hükümlerin kadının insan olarak değerlendirilişi ile onurluluğu ve ehliyetliliği ile toplumda erkek statüsünde değerlendirilişi arasın­da çelişen bir durum yoktur. Her asırda yürürlükte bulunan ve hala da ayakta olan hukuk ve yasaların tamamında tüm uluslarda bazı kimselerin, bazıların­dan hukuki açıdan ayrı olmasının normal karşılandığını görüyoruz. Hiçbir akıllı çıkıp da bu farklılıklar vatandaşlar arasında ehliyetlilik ve onurluluk alanında eşitlik prensibiyle çelişmektedir diye bir akıl yürütmeye girmemiş­tir.[38]


Değinmemiz Gereken Bazı Gerçekler


İslam'ın kadına bakış açısını, onun hukuku ve onuru ile ilgili olarak ilan ettiği tüm temel ilkeleri içeren bu seri taramadan sonra şu gerçekleri söz ko­nusu araştırmanın özü olarak verebiliriz:

1. İslam'ın kadına bakışı kendi asrında ve daha önceki asırlarda yaygın olan görüş ve inançlara karşı köklü bir inkılaptır. Zira o sıralarda kadının, in­san olduğundan bile şüphe ediliyordu.

2. İslam'ın bu tavrı daha önce hakim olan inançlara ve şimdilerde doğu ülkelerinin bazı grup ve dindar kesimlerinde yürürlükte bulunan dinlere kar­şı sistemli bir inkılaptır. Zira onlar ve bunlar kadının dindar olmasının ve inançlı salih kimselerle birlikte cennete gitmesinin uygun olmayacağına inanmaktadırlar.

3. İslam'ın kadına bakış açısı kadına gerçek anlamda değer vermeyen onun insanlığına ve onuruna uygun davranmayan inançlara ve yürürlükteki geleneklere karşı bir inkılaptır.

4. İslam'ın bu tavrı, kadının tam ehliyet sahibi olduğunu, eksik olmadı­ğını belirtmesi, modern batı uygarlığından tam oniki asır önce bu gerçeklere değinmiş olması, insan düşüncesinde mükemmel bir ilerlemenin ifadesidir.

İslam hukukunda ehliyetsizliğin nedenleri çocukluk ve deliliktir. Ro­ma yasalarında ve 1938 yılına kadar Fransa yasalarında ehliyetsizlik ne­denleri üç tanedir: Çocukluk, delilik ve dişilik.

1938 yılında Fransa yasaları değiştiğinde sembolik olarak kadının ehli­yetsizliği önündeki bağlar kaldırılmıştı. Fakat pratikte kadının ehliyeti kanu­ni bağlarla ve karı koca arasındaki müşterek mallardan kaynaklanan bağlarla örülü bulunuyordu.

Kanuni bağlardan biri, Fransız kadının kocasından izin almadığı müddet­çe herhangi bir iş yahut sanatla meşgul olmamasıdır.

Malların ortaklığı sisteminden kaynaklanan bağlara gelince, yasalara gö­re evli Fransız kadını kendi özel mallarını harcama yetkisine sahip değildi. Kocasının onun mallarından yararlanması ise onun için bir görevdi. Bununla beraber kocasının izni olmadan kontrol işine karışması mümkün değildi. Bu konuda mahkemenin izni tek başına yeterli sayılmıyordu.

Fransız kadının ehliyeti önüne konan bu engellerle müslüman kadının tam on dört asır önce kullandığı mükemmel ehliyet karşılaştırıldığında, İs­lam'ın büyüklüğü kendini gösterir. Ayrıca çağdaş Fransız kadınının hiçbir zaman ulaşamadığı yaşam biçimi göz önünde bulundurulduğunda İslam'ın kadın hakları ve ehliyeti konusunda ne denli insancıl bir yasa koyduğunu ve bu sahada kendisiyle boy ölçüşebilecek hiçbir sistemin olamayacağını kavra­yabiliriz. Fransız hukukçuların, Fransız kadının eksik bir ehliyete sahip ol­masından duydukları üzüntünün boyutlarını idrak ederiz. Öyle ki Fransız eski Addet Bakanı "Renold" şöyle demek zorunda kalmıştır: "Fransız ka­dınının şu ana kadar umutları ve rüyaları gerçekleşmemiştir.[39]

5. İslam; yasaları, adaleti ve konumu itibarıyla ta baştan insani bir özelli­ğe sahip olduğundan, kadın haklarını, kadın devrimi ve komploları yapılma­dan ortaya koymuş ve sağlamlaştırmıştır. Bunun yanı sıra Fransız kadını an­cak bir dizi devrim, komplo ve sıkıntılardan sonra haklarını elde edebilmiştir. Fransız kadını haklarını tedrici olarak koparabiliyordu. Bunun yanında İslam, onun haklarını, kendisi seçtiği ve boyun eğdiği bir sırada bir elden kendisine teslim etmiştir.

6. İslam yasaları kadına yaltaklanmadan ve onun dişiliğini sömürmeden haklarını verirken gayesi ve hedefi çok yüceydi. Roma ve Yunan uygarlıkla­rı ile modem Batı uygarlığının kadının dışarı çıkmasına ve toplantılara katılmasına müsaade etmesinin gayesi onun onurunu tanıdığından değil, dişili­ğinden yararlandığından dolayıdır. Zira bu uygarlıkların hukuki ehliyet anlayışı bunu göstermektedir.

İslam ise bunun tersini yapmıştır. Onun gerçek onurunu, kanun ve mali ehliyetini sağlayacak her şeyi kabul etmiştir. Onun erkekle karma hayat yaşamasını, toplantılara, katılmasını, ailenin ve toplumun yararı­nı korumak, onurunu ayakaltına almaktan, dişiliğini sömürmekten kurtarmak amacıyla sınırlı bir çerçeveye sokmuştur.

7. İslam şeriatı kadına haklarını verdikten ve onun onurlu bir varlık oldu­ğunu ilan ettikten sora, teşvik ettiği her işte ve yönlendirdiği bir çeşit hayat biçiminde tabiatını ve fıtratını gözetmiş, bu ikisinin birbiriyle ahenkli olmasına dikkat etmiştir.

Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım: İslam kadının alış-veriş yapması­nı ve muamelat çeşitlerinden pek çoğunu caiz görmüş bunları yapmasını sa­hih saymıştır. Bu tasarrufların hepsinde onu tam ehliyet sahibi saymıştır. Bu­na rağmen onun bu tür işlere ancak zor durumda kalınca başvurmasını teşvik etmiştir. Ayrıca ona kendisi, ailesi ve toplumu için en yararlı şeyin kendisini bekleyen iç hayatı ve görevleri olduğunu belirtmiştir. Çünkü oradaki çalış­ması tam ve özgür bir çalışmadan hiç eksik olmadığı gibi haddi zatında o görevi kutsilik ve şeref bakımından daha yücedir. Ev hayatı ve oradaki görev­leri, yemesi ve yaşaması için, evinin dışındaki işlere bulaşmadan, insanlığı ve onuru için çok daha üstün manalar ifade eder. İslam'ın bu değerlendirme­si gerçekten güzel, mutedil ve hakimanedir. İslam kendisinden önceki yasa­larda ve yakın çağa kadar tüm uluslarda olduğu gibi, kadının evi dışında ça­lışmaya ehliyeti olmadığını söylememiştir. Ayrıca çağdaş uygarlıkta olduğu gibi de, kadını evini terk etmeye teşvik etmemiş, ev işlerini bırakarak erkek­lerle boğuşmasını hoş karşılamamıştır.

8. Tüm bunların sonucu olarak genel anlamda müslüman kadın özel anlamda Arap kadını, dünyanın tüm kadınlarına karşı yasalarının ve uygarlık­larının üstünlüğüyle övünebilir. Hatta kadın haklarını belirlemesi onun onurluluğunu/şerefini itiraf etmesine kadar her konuda övünebilecektir.[40]


Tarih Boyunca Müslüman Kadının Konumu


Yükselme Dönemlerinde


İslam'ın belirttiği temelden ıslahatçı prensiplerin ışığında kadının, dün­yada ilk olarak bir insan gibi tam ehliyet sahibi olarak hürmet gördüğü bir toplum kuruldu. Artık kadın bir eş olarak ve büyükleri, kahramanları yetişti­ren bir anne olarak, toplumda layık olduğu hürmeti görmeye başlamıştı. Ka­dının adı gürültü ve kötü sözlerden korunmuş bulunuyordu. Artık kadın er­kekler arasına çirkin bir biçimde karışmıyordu. Ancak ibadet yerlerinde, ilim meclislerinde ve özgürlük savaşlarında ona rastlanabiliyordu. Tabi bu tür du­rumlarda kendine özgü oturuşu, mütevazi giysisi, vakarı her halinden okuna­caktı. Artık tüm gözler onu süzmeyecek, nefisleri peşinden kabarmayacaktı. Bundan böyle o geçtiğinde, gözler hayadan kapanacak, oturduğunda, yüzler saygıdan öbür tarafa bakacaktı. Savaştığında gönüller onu takdir ve büyüt­mekten titreyecekti.

İslam Hukuku değişik mezhepleriyle kadına ait prensiplerini sağlamlaş­tırmış ve bu temel ilkeler tüm asırlar boyunca genel geçer kurallar hükmünü almıştır.[41]


Gerileme Dönemlerinde


Sonra kadının ihmaline sebep olan tam tersi dönemler baş gösterdi. Bu, İslam uygarlığının gelişmesi ve İslam ülkelerinin tam tersi geleneklerinin sonucudur. Bu durum gittikçe kötüye giderek gerileme ve çökme dönemlerine gelindiğinde, kadın gerçek anlamıyla ihmale uğramış ve haklarının çoğuna bilfiil tecaviz edilmişti. Tabii ki bu durum kadının İslam'ın kendisine yükle­diği toplumsal mesajı hakkıyla yerine getirmesine hiç de müsait değildi.

Bu karanlık asırlardan geriye kalan iki gerçeğe dikkat çekmemiz gerek­mektedir.

Birincisi: İslam'ın kadına sağladığı haklar yine de hukukçuların kitapla­rında, çoğu toplumun pratik hayatında uygulanmasa da, hakkıyla muhafaza edildi. Bu da İslam'ın kadına tanıdığı hakların geçici toplumsal şartların ge­rektirdiği haklar olmadığını gösterir. Aksine bu hakların sarsılmayan sabit haklar olduğunu, ebedi ve ilahi bir yasa tarafından belirlendiğini toplumdaki mevki ve statüsü ne kadar üstün olursa olsun hiçbir kimsenin bunları bozma­ya ve değiştirmeye yetkili olmadığını göstermektedir.

İkincisi: Kadının tertemiz unvanı ve ailevi görevleri yerine getirişi bu asırlarda da göstermiştir. Çökme ve gerileme dönemlerinde İslam toplumunda yayılan tüm sıkıntılara ve sapmalara rağmen kadın bu görevlerini sürdürmeye çalışmıştır. Müslüman kadının bu tavrı büyük bir gıptaya, büyük takdirlere neden olmuştur. Batı emperyalizminin başlangıcından bu yana müslümanlarla ilişki kuran ve gerçekleri araştıran batılı yazarlar bu olguyu hayranlıkla yazarlar bu olguyu hayranlıkla yad ederler.[42]


Islaha Duyulan İhtiyaç


Yaklaşık olarak bu asrın başında Batı uygarlığıyla temasa geçtiğimizde sosyal alandaki ıslahatçılarımızın düşüncelerinin, gerileme dönemleri kötüye giden kadın problemini çözmeye yöneldiğini belirtmemiz gerekmez bile. Gerileme dönemlerinde kadın, gerçekten ihmale uğramış ve pek çok hakları ayaklar altına alınmış bulunuyordu. Öyle ki artık kadının toplumumuzun ge­lişmesinde ve ümmetimizin kalkınmasında etkin bir rolü yoktu.[43]


Islahat İçin İki Yol


Islahat hareketlerini yönlendirenlerin çoğu birçok noktada ayrı düşünü­yorlardı. Başlıca iki belirgin görüş vardı:

1. İslam'ı güzelce bilenler ve onun, kadının durumunu düzeltmek için getirdiği büyük ıslahatlardan haberdar

olanlar: Bunlar kadının tüm özellikle­rini koruması gerektiğini ve Arap-müslüman kadın olarak kalmasının zorunluluğu olduğuna inananlardı. Diyorlardı ki, İslam Kültüründen istifade edelim, diğer ulusların da tecrübelerinden yararlanarak kadının ıslahını ve canlanma­sını sağlayalım.

2. Batı medeniyetinin gözlerini kamaştırdığı ve batı kadınının yaşam biçimi kendilerini büyüleyenler diyorlar ki: Kadını bu halinden kurtarmak için Batı'nın izlediği yolu izlemek zorundayız. Ancak bu yolla onu içine yu­varlandığı durumdan kurtulabiliriz.

Bu iki temel görüş ıslahatçıların takip ettiği yollardır. Şimdi ben burada, pek tabi olarak kadının olduğu gibi kalmasını savunanları ve durumunda herhangi bir değişiklik, hayatlarında herhangi bir farklılık olmasını isteyen, düşünmeyenleri kaale almadım... Ben onları kaale almıyorum. Çünkü onlar kadının gerileme ve yıkılma dönemlerinden taşıya geldiği kültürle, hayatını sürdürmesinin ne denli korkunç bir tehlike olduğunu idrak etmiyorlar ve bu­nu düzeltmek için çaba harcamıyorlar.

Pek tabii bu iki akımın kadının ıslahı için önerdiği yolun, içinde yaşadı­ğımız kalkınma asrının yasalarına yansıması gerekiyordu. Netice olarak bu yasalarda bazı hükümler İslam Hukuku'ndan, bazıları da ona aykırı hukuktan seçildi. Ben bu hükümlerin en önemlilerinden gücümün yettiği oranda, söz etmeye çalışacağım.[44]


Islah Alanları


Kadının durumunu düzeltmek ve kalkınmasını sağlamak amacıyla, yasa­larımıza giren ıslahatçıları yahut hükümleri üç ana bölüm halinde ele alabili­riz:

A. Kişisel Durumlar Alanında

B. Siyasal Haklar Alanında

C. Sosyal Haklar Alanında.[45]


Kişisel Durumlarda


Malum olduğu üzere bizde ailevi hükümler yüzlerce sene boyunca hep Ebu Hanife'nin (r.a.) mezhebinden alınıyordu. Lübnan'da, Ürdün'de, Mısır ve Irak'ta da durum bunun aynısıydı. Öte yandan Libya, Fas, Tunus ve Ceza­yir'de aynı hükümler Maliki mezhebinden, Hicaz ve diğer bazı ülkelerde Şa­fii mezhebinden, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Körfez çevresindeki Arap emirliklerinde Ahmed İbn Hanbel'in görüşlerinden alınıyordu.

Halk arasında herhangi bir anlaşmazlak olduğunda İslam hukukçuların­dan birine başvuruyorlardı. Tabii ki başvurulan hukukçu, kendi mezhebine göre fetva/hüküm veriyordu.

Her mezhebin, ailenin maslahatına uygun düşmeyen bazı hükümleri kap­sadığında kuşku yoktur. Özellikle adet, gelenek ve uygarlığın gelişmesiyle bu durum daha net olarak görünmeye başladı. Bu nedenle Osmanlı devleti, son dönemlerinde aile işleriyle ilgili yargı ahkamına uygun gördüklerini ıs­lah etmeye başlamıştır. 1336 yılında Aile Hukuku yasası çıkardığında hü­kümlerin sayısını yine Hanefi mezhebinden aldığı gibi öte yandan bazı hü­kümleri ve diğer içtihadi mezheplerden almıştır. Mısır da bunu takip etmiş, ahval-i şahsiyenin bazı meselelerinde yasalaştırdığı bir takım hükümleri Ha­nefi mezhebi dışındaki bazı mezheplerden almıştır. 1920'de 25 No'lu yasayı, 1929'da 15 No'lu yasayı, 1943'de 77 No'lu yasayı çıkarmıştır. Bu, miras hü­kümlerini kapsayan bir kanundur. 1946'da 71 No'lu yasayı çıkardığında vasi­yet ahkamının tamamını yasalaştırmış oluyordu.

Suriye'de 1951'de çıkarılan ahval-i şahsiye yasası evlilik ve boşanma hü­kümlerini, ehliyet, vasiyet ve miras konularını kapsıyordu. Onlar da bu hü­kümlerin bazısını, Hanefi mezhebi dışında kalan içtihadi mezheplerin görüş­lerinden almışlardır. Bir maddesinin sonunda şu nota yer verilmişti: Kanunun belirtmediği durumlarda Ebu Hanife'nin mezhebine göre amel edi­lir.[46]

Aynı şekilde Ürdün, Tunus, Fas, Irak vs. de ailevi hükümleri, hakim olan mezhebin görüşüne göre düzenleyen yeni yeni yasalar çıkarılmıştır. Bu yasalar miras gibi ahvali şahsiye ile ilgili hükümlerinde İIslami hükümlerle açıkça çatışan bazı konular içeriyordu.

Arap ülkelerinde yeni çıkarılan ahvali şahsiye kanunlarının en belirgin vasfı, İslam mahkemelerinde olduğu gibi, belli ber mezhebe bağlanmanın doğurduğu nahoş durumlardan şikayetlerin büyük ölçüde önlenmesi olmuş­tur. Halbuki belli bir mezhebe bağlanmanın şeriatte ve maslahatta herhangi bir dayanağı yoktu.

Ben bu araştırmamda, Suriye'de Ahval-i şahsiye yasalarının kapsadığı önemli ıslahatları ele alacağım. Mısır yasaları da bunun gibidir. Sanırım di­ğer Arap ülkelerindeki yasalar da farklı bir özellik taşımazlar.[47]


---------------------
[3] Bens; yarım şilin, Suriye lirasının dörtte biri.

[4] Mecelletü Hadareti'l-İslam, sene 2, s. 1078.

[5] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/17-23

[6] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/24

[7] Nisa: 4/1

[8] İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi ve başkaları rivayet etmişlerdir.

[9] Bakara: 2/36.

[10] A'raf: 7/20.

[11] A'raf: 7/28

[12] Taha: 20/121.

[13] Bakara: 2/ 141-184

[14] Nahl: 16/97.

[15] Al-i İmran: 3/195

[16] Ahzab: 33/35.

[17] Nahl: 16/58-59

[18] Tekvir: 81/8-9.

[19] En'Ak: 6/140.

[20] Rum: 30/21.

[21] Buna yakın lafızlarla Müslim ve İbn Mace rivayet etmiştir.

[22] Ahkaf: 46/15.

[23] Buhari. Müslim.

[24] Taberani.

[25] el-Beyhaki.

[26] Hafız es-Sahavi, "el-Mekasıdu'l-Hasene, s. 277.

[27] 2/228

[28] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/24-29

[29] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/29

[30] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/29

[31] Bakara: 2/282.

[32] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/29-30

[33] Pavlos Sa'd, (Muhtasaru"ş-Şeria), s. 25.

[34] Zühdi Yeken, Ez'Zevac, s. 224-226. Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/30-33

[35] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/33-34

[36] Al-i İmran: 3/159.

[37] Al-i İmran: 3/159.

[38] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/34-36

[39] Z. Yeken, a.g.e., s. 224-226.

[40] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/37-39

[41] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/40

[42] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/40-41

[43] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/42

Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/42

[45] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/43

[46] Suriye, 1951 Ahval-i Şahsiye Yasası, Madde: 308.

[47] Prof. Dr. Mustafa Sıbai, İslam’da Kadın Hakları, Rehber Yayınevi, Ankara, Eylül 1993: 1/43-44
« Son Düzenleme: 29 Aralık 2020, 09:12:10 Gönderen: Admin »
Allah var gam yok.!