İslam ve Tarih
www.islamvetarih.com

         🇹🇷  LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMED RASULULLAH  🇹🇷

Kelam

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Admin

  • Allah var gam yok.!
  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
    • İleti: 3125
    • Karma: +0/-0
    • Cinsiyet:Bay
  • Allah Var Gam Yok.!
    • Profili Görüntüle
    • www.islamvetarih.com
 

 KELAM

İman ve itikad bilgilerini geniş olarak anlatan ilim. Kelam lügatte, ağızdan çıkan söze denir. Arabi nahiv ilminde kelam, mana ifade eden söz demektir. Istılahda ise, Kelime-i şehadet ve buna bağlı olan imanın altı temel bilgisini öğreten, mebde’ ve me’ad bakımından yaradılmışların hallerini İslam esaslarına bağlı kalarak anlatan bir ilimdir. Mebde’ ve me’ad itibariyle anlatmak; kainatın nereden vücuda geldiğinden, mahlukatı kimin yarattığından, yaratılış hikmetlerinden, sonunda ne olacaklarından ve ölüm ötesinden bahsetmekdir. Tecrübi ilimler ise, kainattaki varlıklardan mebde’ ve me’ad itibariyle değil, sadece onların hissedilebilen, tecrübe ve müşahede olunabilen (deney ve gözleme tabi) durumlarından bahseder. Mesela ana karnındaki çocuğun nasıl teşekkül ettiğinden ve geçirdiği safhalardan bahseder. Fakat onu kimin yarattığından, yaratılış hikmetinden, dünyaya gelip imanla ölürse Cennet’e, imansız ölürse Cehennem’e gideceğinden v.s. kelam ilmi bahseder. Bu cihetten tecrübi ilimler ile kelam ilminin’sahaları birbirinden ayrılır. Onun için tecrübi ilim ölçüleriyle, kelam ilminin sahasında hüküm verilemez. Kelam ilmi gibi Allahü tealadan, kainatın yaratılışından ve sonunda ne olacağından, ölüm sonrasından felsefe de bahseder. Ancak felsefe, sadece aklı esas ve ölçü alır. Filozof sözünün, dinin esaslarına uyup uymadığına bakmaz. Bu yüzden kelam ilmi ile felsefe birbirinden ayrılır. Çünkü kelam ilmi nakli esas alır. Aklı ise; anlama, anlaşma, izah ve isbat hususunda bir alet, vasıta olarak görür.

Kelam ilminin gayesi; bozuk ve sapık kimselerin yapacağı itirazlara karşı, nakli delilleri te’yid eden kat’i akli deliller de getirmek suretiyle, iman ve itikad bilgilerini isbatta kudret kazandırmaktır. Onun için bu ilme kelam denmiştir. Kelam kitaplarında bu ilme niçin kelam dendiğine dair daha başka sebebler de zikredilmiştir. Yine, bu ilme, imanın altı şartından bahsetmesi bakımından ilm-i usul-i din ve akaid ilmi dendiği gibi, Allahü tealanın zat ve sıfatları en meşhur ve mühim mevzu olduğu için de ilm-üt-tevhid ves-sıfat da denilmiştir. Bir de usul-i kelam vardır ki, kelam ilminin yani iman ve itikad bilgilerinin, ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden nasıl çıkarıldığını öğretir. Kelam alimleri, usul-i kelam ile kelam bilgilerini birlikte yazmayı adet etmişlerdir. Onun için bu iki ilim yalnız kelam ilmi sanılmıştır.

Kelam (akaid) ilmi, Asr-ı seadetten itibaren muhtelif safhalar geçirmiştir:

Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem hayatta iken, diğer İslami ilimler gibi akaid ilmi de tedvin edilmemişti yani derlenip toplanmamıştı. Çünkü, Eshab-ı kiram, Peygamber efendimizin sohbetinde yetişmişlerdi. Bir müşkilleri olursa, Resulullah’a arz ederler, cevabını öğrenirlerdi. Bu sebeble Eshab-ı kiram arasında akaid konusunda hiç ayrılık olmadı.

Müslümanların itikadlarındaki bu birliği bozmak isteyen islam düşmanları boş durmadı. Abdullah bin Sebe’ isminde Yemenli bir Yahudi, müslümanlar arasında ilk fitneyi çıkardı. Hazret-i Osman’ın şehid edilmesinden sonra Cemel ve Sıffin muharebelerinin meydana gelmesine sebeb oldu. Bozuk bir çığır açtı. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemin Eshabını kötülemeye kalkıştı. Bilahere Abdullah bin Sebe’ye uyarak; “Hilafet, hazret-i Ali’nin hakkı idi” deyip, Eshab-ı kirama düşman olanlara şia denildi (Bkz. Şia).

Bu arada yapılan fetihler sebebiyle, müslümanların hakimiyetine giren yerlerde, farklı inanışta bulunan kimseler önceki bozuk inanışlarını ve fikirlerini ortaya çıkardılar. Müslümanların itikadlarını bozmaya, zihinlerini karıştırmaya başladılar.

Yine kaderi inkar edenler ortaya çıktı. Abdullah bin Ömer’e (v. 692/73) böyle kimseler haber verildiğinde, kendisinin öyle kimselerden, onların da kendisinden beri (uzak) olduğunu bildirdi.

Hazret-i Ahi’nin, hilafeti, hakem tayini yoluyla hazret-i Muaviye’ye bırakmasını beğenmeyip, hazret-i Ali’ye karşı çıkanlara harici ismi verildi (Bkz. Hariciler). Bunlar, Resulullah’ın Eshabı hakkında kötü ve çirkin sözler söylediler. Büyük günah işliyenin kafir olduğunu iddia ettiler.

Tabiinin büyüklerinden ve Ehl-i sünnetin ileri gelenlerinden Hasen-i Basri’nin (v. 728/110) ilim meclisine birisi gelip, büyük günah işleyenin durumunun ne olduğunu sordu. Hasen-i Basri, söze başlamadan orada bulunan Vasıl bin Ata (v. 748/131) söze başlayıp; “Büyük günah işliyen; mü’min değildir, kafir de değildir. Küfür ile iman arasında bir yerdedir” dedi. Bu asılsız sözünde inad ve ısrar eyledi. Ehl-i sünnete göre büyük günah işliyen yine mü’mindir. Fakat fasıkdır. Nihayet Hasen-i Basri onu meclisinden kovdu. O da i’tizal etti, ayrılıp gitti. Bu sebeble ona ve tabilerine mu’tezile dendi. Mu’tezililer, bu sırada tercüme edilmekte olan Yunan felsefesinin de te’sirinde kalarak akla çok güvendiler. Felsefi metodu benimseyip, felsefecilere uydular. Akaid mevzuunda da aklı esas aldılar. Akılla izahı mümkün olmayan, müteşabih ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri kendi akıllarına göre açıkladılar. Ancak vahiyle yani Peygamberlerin bildirmesiyle bilinebilecek olan ahıret halleri mevzuunda bile, akla öncelik verip, vahyi ve nakli te’vil ettiler. İşte hicretten yüz sene sonra, vahyi ve nakli akla tabi kılan bir tavır ortaya çıktı ki, buna mu’tezile kelamı dendi. Vasıl bin Ata ve diğer mu’tezile alimleri, kendi bozuk inanışlarını ihtiva eden eserler yazdılar. “Kul kendi fiillerini kendi yaratır” diyerek, kaderi inkar ettikleri için, mu’tezileye kaderiyye de denildi. Mu’tezilenin ortaya çıktığı sırada, diğer dalalet fırkaları da zuhur etmeye başladı. Ancak yetmiş iki bid’at fırkasının hepsi hicri ikinci asırdan sonra yayılmaya başladı. Mu’tezile ve diğerleri gibi bir kısmının kurucu lan daha önce yaşamış ise de, kitaplarının yazılması, toplu olarak ortaya çıkması ve yayılması Tabiin-i İ’zam’dan sonra olmuştur.

Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, ümmetinin böyle fırkalara ayrılacağını haber vererek; “Beni İsrail, yetmiş bir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehennem’e gidip, ancak bir fırka kurtulmuştur. Nasara da yetmiş iki fırkaya ayrılmıştı. Yetmiş biri Cehennem’e gitmiştir. Bir zaman sonra benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılır. Bunlardan yetmiş ikisi Cehennem’e gidip, yalnız bir fırka kurtulur” buyurdu. Eshab-ı kiram bu bir fırkanın kimler olduğunu sorduk da; “Cehennem’den kurtulan fırka, benim ve esbabımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu. Bu hadis-i şerifin dört (sünen) kitabında bulunduğu Milel-Nihal tercümesinde yazılıdır. O kurtulan fırka, Ehl-i sünnet ve cemaatdir ki, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemin ve Eshabının yoluna sarıldılar. Yetmiş iki bid’at fırkasının aslı dokuzdur. Bunlar; şia, mu’tezile, havaric, cehmiyye, mürcie, neccariye, dırariyye, kilabiyye ve müşebbihe’dir. Kollarıyla birlikte yetmiş iki fırka oldular.

Mu’tezile ve diğer bid’at fırkaları ortaya çıktıklarında, müslümanların itikadlarını neredeyse bozacaklardı. Bu sırada yetişen mezheb imamları ve onların talebeleri olan büyük alimler (rahmetullahi aleyhim ecmain), bid’at ehlinin zararlarını def ettiler, Ehl-i sünnetin esaslarını bildirip, müdafasını yaptılar. İmam-ı a’zam Ebu Hanife (v. 767/150) ve meşhur talebeleri İmam-ı Ebu Yusuf (v. 731/182) ve İmam-ı Muhammed (v. 805/ 189), İmam-ı Malik (v. 795/179), İmam-ı Şafii (v. 819/204), İmam-ı Ahmed bin Hanbel (v. 855/241) (radıyallahü anhüm ecmain) hep bu zamanda yaşadılar; Ehl-i sünnet itikadını kuvvetlendirip, ehl-i bid’atı rezil ve rüsva ettiler.

İşte bu devrede İmam-ı a’zam Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh), fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlarakollara ayırıp, usuller ve metodlar koyduğu gibi, Resulullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshab-ı kiramın radıyallahü anhüm ecmain bildirdiği iman ve itikad bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine bildirdi. Ehl-i sünnet itikadını anlatan El-Fıkh-ul-ekber kitabını yazdı. Bundan başka El-Fıkh-ul-ebsat, El-alim ve’l-müte’allim gibi daha başka kitaplarında da Ehl-i sünnet itikadını anlattı. Ayrıca, Redd-i havaric ve Redd-i kaderiye kitabları ile bozuk fırkalara cevablar verdi. Süfyan-ı Sevri’nin de yine bu devirde, Ehl-i sünnet akaidini anlatan bir metni, Zehebinin Tezkiret-ül-huffaz’ında mevcuttur. Bunlar ve benzeri eserlerle, Selef-i salihin devrinde Ehl-i sünnet akaidi tedvin edilmiş oldu. Selef-i salihin, ilk iki asrın müslümanlarıdır. Bunlar; Eshab-ı kiram (r. anhüm) ve din bilgilerini onlardan öğrenen Tabiin ve Tebe-i tabiinin büyükleridir (rahmetullahi aleyhim).

Selef-i salihin arasında bilhassa İmam-ı a’zam Ebu Hanife’nin (r. aleyh) talebeleri içinde kelam yani iman bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan İmam-ı Muhammed Şeybani’nin yetiştirdiği talebelerinden Ebu Bekr Cürcani meşhur oldu. Bunun da talebesinden Ebu Nasrı Iyad, Ebu Mensur Maturidi’yi yetiştirdi. Ebu Mensur Maturidi, İmam-ı a’zam’dan gelen itikad bilgilerini, genişletip açıklayarak kitaplara yazdı. Doğru yoldan ayrılanlara karşı Ehi-i sünnet itikadını kuvvetlendirdi ve yaydı. Kitab-ut-tevhid ve Te’vilat-ül-Kur’an ve daha başka mühim eserlerte’lif etti. Ebu Mensur Maturidi (v. 944/333) bu hizmetlerini, Maveraünnehr mıntıkasında yürüttü.

Aynı asırda Bağdad ve Basra’da, Ehl-i sünnet itikadını Ebü’l-Hasen Eş’ari savunuyordu. Mu’tezili kelamcılarından Ebu Ali Cübbai’nin talebesi olan Eb’ül-Hasen Ali Eş’ari, kırk yaşına kadar Mu’tezile itikadını savundu. Ancak bir Ramazan-ı şerifimilk günlerinde rüyasında Peygamber efendimizi gördü. Resulullah efendimiz ona; “Ya Ali! Benden bildirilen yola yardım eyle” buyurdu. Sonra Ramazan-ı şerifin ortasında ikinci defa Resulullah’ı görmekle şereflendiğinde; “Sana, emrettiğim şey ne oldu, ne yaptın? Benden bildirilen yola, sünnetime yardım et, bu yola uy!” buyurdu. Bunun üzerine mu’tezili kelamı ile meşgul olmayı bıraktı. Üçüncü defa Ramazan-ı şerifin 27. gecesi Peygamber efendimizi rüyada gördü: “Sana emrettiğim şey ne oldu?” buyurdu. O da; “Kelam ilmini terkedip, Kur’an-ı kerim ve hadis ilmine sarıldım” dedi. O zaman Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Benden bildirilen yola, sünnetime yardımcı olmanı emrettim” buyurdu. Ebü’l-Hasen Eş’ari; “Mes’elelerini ve delillerini öğrenmek için otuz yıl harcadığım yolu (Mu’tezileyi) nasıl terkedeyim” dedi. Peygamber efendimiz; “Allahü teala ilahi yardımı ile sana yardım eyledi. Bunu yakinen bilmeseydim sana böyle emretmezdim” buyurdu. İmam-ı Eş’ari, bu rüyayı gördükten sonra uyanıp; “Hak’dan öte, sapıklıktan başka bir şey yoktur” mealindeki Yunus suresi otuz ikinci ayet-i kerimesi muktezasınca, mu’tezile yolunu bırakıp, Ehl-i sünnet itikadına döndü. Bu rüyadan sonra on beş gün evinden çıkmadı. Mes’eleleri tekrar inceliklerine kadar inerek gözden geçirdi.

Sonra Basra Camii’ne gidip, kürsüden cemaate; “Ey insanlar! Çoktandır size görünmüyordum. Dikkatle tekrar tefekkür ettim ve düşündüm. Mes’eleleri insafla inceledim. Delilleri tekrar gözden geçirdim. Tercih hususunda zorlandım. Sonunda (aciz kalıp) Allahü tealadan beni hidayete, doğru yola kavuşturmasını istedim, dua ettim. Allahü teala duamı kabul edip beni hidayete, razı olduğu doğru yola kavuşturdu. Bu sebeble mu’tezile yoluna ait bütün itikadlarımdan vazgeçtim. Hepsini terkettim” diyerek, Ehl-i sünnet itikadına döndüğünü herkese ilan etti. Mu’tezile yoluna dair yazdıklarının hepsini iptal etti. Ehl-i sünnet itikadı üzerine kitaplar yazıp dağıttı. Ömrünün sonuna kadar, bu hak itikadı yaymak için çalıştı. Ebü’l-Hasen Eş’ari (rahmetullahi aleyh) bu sırada kıymetli eserler yazmıştır. El-lüma’ fir-reddi ala ehliz-zeygı ve’l-bid’a ve Makalat-ül-İslamiyyin bunlardandır.

İşte Ebü’l-Hasen Eş’ari ile Ebu Mensur Maturidi; Ehl-i sünnet kelamını tesis edip, iman ve itikad bilgilerini akli delillerle te’yid edip, kuvvetlendirdiler. Fakat mu’tezile gibi, aklı nakilden önde tutmadılar, nakli esas alıp, aklı ona hizmetçi yapdılar. Ebü’l-Hasen Eş’ari ve Ebu Mensur Maturidinin büyük gayretleri ile kelam ilmi, mu’tezile’nin bozuk inanışlarından kurtuldu. Ehl-i sünnet itikadını müdafaa edip, ehl-i bid’atı reddeden bir ilim oldu. Bundan sonra akaid ilmine, kelam ilmi denile geldi.

Bu iki büyük alim, Selef-i salihinin bildirdikleri iman ve itikad bilgilerini; delilleri, usul ve kaideleri ile açıkladılar, kısımlara ayırdılar ve sistemli bir hale koydular. Sonra gelen alimler de onlara uydular. Bu yüzden bildirdikleri itikad üzere olanlara isimlerine nisbetle Eş’ari ve Maturidi denildi. Bu iki imam, Selef-i salihinin bildirdikleri itikad bilgilerinden dışarı çıkmadılar, ayrı ayrı mezheb kurmadılar. Ancak bulundukları yerler birbirinden farklı ve karşılarındaki bozuk kimselerin düşünüş ve davranışları başka olduğundan; savunma metodları ve tenkidleri de birbirinden farklı oldu. Bu durum, mezheblerinin ayrı olduğunu göstermez. İmam-ı Eş’ari, Şafii mezhebinde; İmam-ı Maturidi ise, Hanefi mezhebinde idi. Şafii, Maliki ve Hanbelilerin çoğunluğu, itikadda Eş’ari, Hanefilerin çoğunluğu ise, Maturididir. İmam-ı Eş’ari ve İmam-ı Maturidi ile teşekkül eden Ehl-i sünnet ilmi kelamı, başta mu’tezile olmak üzere bid’at fırkalarına büyük bir darbe vurdu. Onların iyice zayıflamasına sebeb oldu. Fakat bu defa İslam filozofu ve Selefiyye denilen bozuk kimseler zuhur etti.

Hicri üçüncü asırda, Yunan felsefesinin Arabçaya tercümesi neticesinde; Ya’kub bin İshak el-Kindi (v. 866/252) ve bilahere Farabi (v. 950/339) ve İbn-i Sina (v. 1037/429) gibi filozoflar ortaya çıktı. Bunlar, iman ve itikad mevzularında sırf akla dayanarak, sapık ve bozuk görüşler beyan ettiler. Hatta imanlarının esasını, felsefe üzerine kurdular.

Bunun üzerine bilhassa İmam-ı Gazali (v. 1111/505), Fahreddin-i Razi(v. 1209/606) ve Kadı Beydavi (v. 1285/685) (rahmetullahi aleyhim) bid’at fırkalarına ve bozuk kimselere karşı Ehl-i sünneti müdafaa ederken ve onların sapık fikirlerini çürütürken, felsefecilere de geniş cevaplar verdiler. Bu cevapları ile, Ehl-i sünnet itikadına felsefenin karıştırılmasına mani oldukları gibi, kelam ilmini, ona karıştırılmaya çalışılan felsefi düşüncelerden temizlediler. İmam-ı Gazali’ye (rahmetullahi aleyh) kadar gelen kelam alimlerine mütekaddimin (öncekiler), ondan itibaren gelenlere ise müteahhirin (sonra gelenler) denildi.

İslam alimleri, felsefecilere cevap verirken de Yunan ve Roma felsefe ve hukukunu, çok ince ve kuvvetli bilgileri ile çürütüp, bozukluğunu ortaya koydular. Onların hukuk, ahlak ve tıb üzerindeki sözlerinden doğru olanlarının da daha önce gelmiş olan peygamberlerin (aleyhimüsselam) kitaplarından çalma olduğunu bildirdiler.

İmam-ı Gazali, Müslümanların itikadlarını sapık fikirleri ile bozmağa çalışan felsefecilerin bozukluğunu ortaya koyabilmek için Rumcayı öğrendi. Latin ve Yunan filozofların kitaplarını Rumca aslından üç sene titizlikle inceledi. Bu araştırmaları neticesinde, felsefecilerin maksatlarını açıklayan Mekasıd-ül-felasife isimli eserini, sonra felsefecilerin görüşlerini reddeden Tehafüt-ül-felasife’sini yazdı.

İmam-ı Gazali, İslam filozofları denen Farabi ve İbn-i Sina’nın yirmi mes’elede dalalet ehli olduklarını; “Alem kadimdir, cismani haşr yoktur, Allahü teala cüz’ileri bilmez” dedikleri için, bu üç mes’elede de küfre düştüklerini bildirdi. Fatih’in emri ile, zamanın büyük alimi Bursalı Müslihuddin Mustafa bin Yusuf (v. 1487/839), Gazali’nin (rahmetullahi aleyh) Tehafüt-ül-felasife’si ile daha sonra, İbn-i Rüşd’ün buna olan reddiyesini incelemiş, İmam-ı Gazali’nin haklı olduğunu bildiren kıymetli bir kitap yazmıştır.

İşte İslam alimlerinin, müslümanların itikadlarının bozulmasını önlemek, felsefenin bozukluğunu ortaya koymak için felsefeyle meşgul olmasına bakarak onlara filozof denmez. Çünkü, filozof yani felsefeci, yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip, aklın ermediği şeylerde yanılan kimsedir. Aklın erdiği şeylerde oha güvenene, aklın ermediği, yanıldığı yerlerde Kur’an-ı kerimin ışığı altında akla doğruyu gösteren yüksek insanlar da, İslam alimleridir. O halde İslam felsefesi yoktur. Felsefenin üstünde olan İslam ilimleri ve felsefecilerin üstünde olan islam alimleri (rahmetullahi teala aleyhim ecmain) vardır. Ehl-i sünnet alimleri, Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uydular. Aklı bu iki temel kaynağa bağladılar. Anlıyabildiklerini anlattılar. Mesela, kabir azabı, sırat köprüsü gibi anlıyamadıklarına öylece inandılar. Akıl ermediği için olmaz demediler. Anlamadıklarına, aklımız ermediği için anlıyamadık dediler. Eski Yunan felsefecileri gibi yapmadılar. Felsefeciler, akıl eren şeylere inanıp, akıllarının ermediklerine yani anlıyamadıklarına inanmadılar. Akıl hüccettir. Fakat tam hüccet değildir. Gönderilen peygamberlere (aleyhimüsselam) uymakla tam hüccet olmuştur: Fakat felsefeciler bu inceliği anlıyamadılar.

Hicri dördüncü asırda Hanbeli mezhebinden dolayısıyla Ehl-i sünnetten ayrılıp, kendilerine selefi adını veren bazı kimseler, müteşabih nassların (ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin) sırf zahirine, konuşma dilindeki manalarına yapışarak kendi akıllarına göre yanlış manalar verdiler. Bu sebeble teşbih ve tecsim (Allahü tealayı mahlukuna benzetme) gibi bozuk bir inanışın içerisine düştüler. Sözlerine inandırabilmek için de Selef-i salihinin yolunda olduklarını söyleyerek, kendilerine (selefiyyun: Selefiyyeciler) adını verdiler. Hanbeli mezhebinde olan Ebü’l-Ferec ibnü’l-Cevzi (rahmetullahi aleyh) ve başka alimler; bu selefiyyecilerin, Selef-i salihinin yolunda olmadıklarını, bid’at ehli mücessime fırkasından olduklarını bildirerek, bu fitnenin yayılmasını önlediler. Yedinci asırda İbn-i Teymiyye (v. 1328/728), bu fitneyi tekrar alevlendirdi (Bkz. İbn-i Teymiyye). İbn-i Teymiyye’nin talebesi olan İbn-i Kayyım el-Cevziyye (v. 1350/751), hocasının sapık yolunu devam ettirdi. Hicri on ikinci asırda selefilik fitnesi, Muhammed bin Abdülvehhab tarafından tekrar ortaya çıkarıldı. Onun ve İbn-i Teymiyye’nin yolundakiler tarafından devam ettirildi.

Selefiler, Selef-i salihinin yolunda olmadıkları gibi, onlara tabi olmuş da değillerdi. Selef-i salihinin yolunda gidenler, onlardan sonra gelen Ehl-i sünnet alimleri idi. Ancak Selef-i salihin, iman ve itikad bilgilerini, icmali (kısaca); sonra gelen halef-i sadıkin denilen Ehl-i sünnet alimleri ise, tafsili (açık ve geniş) olarak bildirdiler. Bu iki şekildeki tavır, müteşabih ayet-i kerimelerde daha açık görülür. Al-i imran suresinin başında bildirildiği üzere, Kur’an-ı kerim ayetleri iki tüplüdür: Biri rttuhkemat olup, manası açık, meydanda olan ayet-i kerimelerdir, ikincisi müteşabihat olup, manası kapalı olan ayet-i kerimelerdir. Müteşabih hadis-i şeriflerde de durum aynıdır. Kur’an-ı kerimde; “Yed, kadem, vech” gibi Allahü tealanın sıfatlarını bildiren lafızların zahiri, görünen manası dinen mahzurlu olduğu için, mecazi manasını almak yani te’vil etmek icabeder.

Selef-i salihin ile sonra gelen Ehl-i sünnet alimleri, zahirine hamledilmesi mahzurlu olan lafızların te’vili hususunda icma’ etmişlerdir. Lakin Selef-i salihinin ekserisi bu lafızların hakikatini ve keyfiyyetini Allahü tealaya havale etmek suretiyle icmali; halef, yani sonra gelen Ehl-i sünnet alimleri ise, zamanlarındaki bid’at fırkalarına ceyab vermek maksadıyla tafsili te’vil yolunu tercih etmişlerdir, işte Selef-i salihinın bu husustaki, icmali tavrına mezhebusselef tabiri kullanılmıştır. Ancak bu, usul ve kaideleri, olan bir mezheb olmayıp, Selef-i salihinin tutumunu gösteren bir ifadedir.

Bununla beraber, Selef-i salihinden, müteşabih ayet-i kerimeleri, İslam esaslarına uygun olarak te’vil edenler de olmuştur. Bunların başında, Tercüman-ül-Kur’an lakabıyla anılan ve Resulullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem dualarına mazhar olan Abdullah ibni Abbas (radıyallahü anh) gelmektedir. Mesela, Kur’an-ı kerimde Allahü teala hakkında bildirilen ve zahiri, görünen manası “el” demek olan “yed” lafzını, “kudret” diye te’vil etti. Yine Selef-i salihinden Dehhak ve Ebu Ubeyde; yine “yüz” demek olan “vech” lafzını “Zat” diye te’vil ettiler. Sonra gelen Ehl-i sünnet alimleri de böyle lafızları Selef-i salihin gibi te’vil etmişler, yine onlara tabi olmuşlardır.

Bundan başka İbn-i Kudame, te’vili kötülemek maksadıyla yazdığı Zemm-üt-te’vil isimli kitabında, İmam-ı Ahmed bin Hanbel’in de (rahmetullahi aleyh) müteşabih ayet-i kerimeleri te’vil ettiğini bildirmiştir.

Hatta İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) ilcam’ül-Avam isimli eserini; müteşabih ayet-i kerimeleri, te’vil etmeden, görünen manaları ile aldıkları için sapıtan ve selefilik iddia eden müşebbihe ve mücessime fırkalarına karşı ve avamı, kelami münakaşalara dalarak dalalete düşmekden korumak için yazmıştır.

İşte kelam ilmi; Ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadını muhafaza ve bid’at fırkalarına karşı müdafaa etmektedir.

Ehl-i sünnet itikadı denince, Eş’ari ve Maturidi mezheplerinin bildirdikleri itikad anlaşılır.

Ehl-i sünnet ve’l-cemaat alimlerinin bildirdikleri itikadı öğrenmek ve bunları akıl ile, nakil ile isbat edecek ve sapıklara, dinsizlere anlatacak kadar okumak farz-ı ayn’dır. Bundan fazlasını öğrenmek, ancak din alimlerine lazımdır. Başkalarına caiz değildir. Fazla öğrenmek farz-ı kifaye ise de, bunu ancak Allah rızası için çalışan, zeki din adamının öğrenmesi caizdir. Bunlardan başkaları öğrenirse, batıl ve yanlış yollara kayar. O kimse için zararlı olabilir. Sonunda böyle kimselerde islam’a karşı soğukluk ve düşmanlık hasıl olup, İslam düşmanı olabilirler.

Kelam ilmine dair yazılan eserlerden bazıları:

1-Akaid-i Adudiyye: Adudüddin ici’nindir. Celaleddin Devani şerhetmiştir.

2-Mevakıf, Cevahır-ül-kelam: Bunlar da, Adudüddin ici’nindir. Mevakıf üzerine en güzel şerhi Seyyid Şerif Cürcani yapmıştır.

3-Tevali-ul-envar: Kadı Beydavi’nindir. Şemseddin İsfehani Metali-ul-enzar adıyla şerhetmiştir.

4-Mekasid-üt-talibin ve Şerhul-mekasıd: Metin ve şerh, Sa’deddin Teftazani’nindir.

5-Akaid-i Nesefiyye: Ömer Nesefi yazmış, Sa’düddin Teftazani tarafından şerh edilmiştir. Şerh-ul-Akaid diye meşhurdur.

6-El-Kavl-ül-Fasl: İmam-ı a’zam Ebu Hanife’nih El-Fıkh-ul-ekber kitabının şerhidir. Muhyiddin Muhammed bin Behaüddin (v. 1549/956) şerhetmiştir. İstanbul’da Hakikat Kitabevi tarafındah basılmıştır.

7-Emali: Ali bin Osman Uşi Fergani (v. 1179/575) tarafından manzum olarak yazılmıştır. Bir çok alim tarafından şerh edilmiştir. Bunlardan Nuhbet-ül-leali fi şerh-il-emali ismiyle Muhammed bin Süleyman tarafından yazılanı, İstanbul’da Hakikat Kitabevi tarafından basılmıştır.

8-El-Müsayere: Müellifi, Kemaleddin Muhammed İbn-ülhümam’dır...

Kaynak: İSLAM TARİHİ ANSİKLOPEDİSİ

 
« Son Düzenleme: 29 Aralık 2020, 05:45:34 Gönderen: Admin »
Allah var gam yok.!