İslam ve Tarih
www.islamvetarih.com

         🇹🇷  LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMED RASULULLAH  🇹🇷

Hz.Osman (1.Bölüm)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Admin

  • Allah var gam yok.!
  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
    • İleti: 3120
    • Karma: +0/-0
    • Cinsiyet:Bay
  • Allah Var Gam Yok.!
    • Profili Görüntüle
    • www.islamvetarih.com
HAZRETİ OSMAN-I ZİNNUREYN - 1



Hazreti Osman Eshab-ı kiramın en büyüklerinden

Peygamberimizin damadı ve üçüncü halifesidir. 577 senesinde Mekke’de doğdu. Babası Affan olup, Kureyş kabilesinin Beni Ümeyye kolundandır. Annesi ise Erva binti Küreyz’dir. Hem ana hem baba yönünden soyu, Abdülmenaf’ta Peygamber efendimizin temiz nesebiyle birleşir. Dünyadayken Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hazreti Rukayye’den Abdullah isminde bir oğlu olmuş, bu sebeple Ebu Abdullah künyesiyle tanınmıştır. Osman-ı Zinnureyn, ilk Müslüman olanların beşincisidir. Müslüman olmadan önce ticaretle uğraşırdı. Zengin bir tüccar olup, mükemmel ve zarif bir cemiyet insanı idi. Kabilesi arasında geniş bir çevresi ve büyük itibarı vardı. İslamiyet gelmeden önce, Hazreti Ebu Bekr ile yakın arkadaş ve dost idi.

Ona karşı içten bir sevgi besler, iş hususunda da görüşüp konuşurlardı. O da Hazreti Ebu Bekr gibi cahiliye devrinin her türlü kötülüklerinden uzak durmuştur. Ebu Bekr Müslüman olduktan sonra o da onun teşvikiyle Müslüman oldu. Müslüman oluşunu kendisi şöyle anlatır: Benim bir teyzem vardı. Kahindi. Bir gün onun evine varmıştım. Bana dedi ki: “Sana bir hatun nasip olacak ki, ne sen ondan önce bir hatun görmüş olursun, ne de o, senden önce bir erkek görmüş olur. Güzel yüzlü ve zahide bir hatun olup, bir büyük peygamber kızı olsa gerektir.” Ben, teyzemin bu sözüne hayret ettim. Yine bana dedi ki: “Bir peygamber geldi. O’na gökten vahy nazil oldu.” Ben dedim ki: “Ey teyzem, böyle bir sır, şehirde hiç duyulmadı. O halde bu sözü açık söyle.” O zaman dedi ki; “Abdullah’ın oğlu Muhammed’e peygamberlik geldi. Halkı dine davet eder. Çok zaman geçmez ki, O’nun diniyle alem nurlanır. O’na karşı gelenin başı kesilir. Teyzemin bu sözleri, bana çok tesir etti. Endişeye düştüm. Ebu Bekr ile, aramızda büyük bir dostluk vardı. Birbirimizden hiç ayrılmazdık. Bu meseleyi görüşmek üzere, iki gün sonra, hemen Ebu Bekr’in yanına gittim. Teyzemin söylediklerini O’na söyledim.

Ebu Bekr bana dedi ki: “Ya Osman! Sen akıllı bir kimsesin. Hiç görmez ve işitmez ve bir şeye fayda ve zarar vermez olan birkaç taş tanrılığa nasıl layık olur?” Ben; “Doğru söylüyorsun, teyzemin sözü gerçektir.” dedim.” Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Osman’a İslamiyeti anlattıktan sonra O’nu Resulullah’ın huzuruna götürdü. Peygamber efendimiz Hazreti Osman’a şöyle buyurdu: “Ya Osman! Hak teala seni Cennete misafirliğe davet ediyor. Sen de icabet eyle (kabul et). Ben bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim.” Hazreti Osman, Resulullahın yüksek halleri ve güler yüzle söylediği sözler karşısında kendinden geçip, büyük bir şevk ve teslimiyetle kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu. Sonra da daha önce Şam’a gittiği sırada gördüğü bir rüyayı şöyle anlattı: “Ya Resulallah! Biz Muan ile Zerka denilen yer arasındaydık, bir ara orada uyumuştuk. O sırada; “Ey uyuyanlar! Uyanın! Ahmed Mekke’de zuhur etti.” diye nida eden bir ses işittik. Mekke’ye gelince de sizin Peygamber olarak gönderildiğinizi öğrendik.” Hazreti Osman Müslüman olduktan sonra, diğer Müslümanlar gibi o da çeşitli işkencelere uğradı. Bilhassa amcası tarafından çok işkence yapıldı. Müslüman olduğu için amcası, onu iple belinden ağaca bağlayıp, yoruluncaya kadar kırbaçla döverdi. O bütün bu işkencelere sabreder hep kelime-i şehadet okurdu.  Peygamberimizin kızı Rukayye ile evlendi. Peygamberimizin kızları Rukayye ve Ümmü Gülsüm daha önce Ebu Leheb’in oğulları Utbe ve Uteybe ile nişanlanmışlardı. Peygamberimiz, insanları Müslüman olmaya davete başlayınca, Ebu Leheb düşmanlık etmeye başladı. Oğulları da düşmanlık edip, Resulullah’ın kızlarını almaktan vazgeçtiler. Böylece Resulullah’ı sıkıntıya düşürmek istediler.

Bunun üzerine vahy gelerek Rukayye Hazreti Osman’a nikah edildi. Hazreti Osman Müslüman olunca, müşrikler tarafından yapılan işkencelere uzun zaman tahammül edip, Habeşistan’a hicret etmeye izin verilince hanımı Rukayye radıyallahü anha ile Habeşistan’a hicret etti. Böylece Habeşistan’a ilk hicret eden Müslümanlardan oldu. Bir müddet sonra Mekke’ye dönüp, ikinci olarak tekrar Habeşistan’a hicret etti. Bu ikinci hicretten sonra da Mekke’ye dönüp, son olarak Medine’ye hicret etti. Böylece dini uğruna üç kere hicret etti. Medine’ye hicretten sonra Eshab-ı kiram arasında en zengini Hazreti Osman idi. Hicretin ilk günlerinde su sıkıntısı çekilmişti. Hazreti Osman bir Yahudi tarafından suyu parayla satılan Rume kuyusunu o zamanki parayla kırk bin dinara satın alıp, Müslümanların su ihtiyacını karşılamak için vakfetti. Bedir Savaşı hariç bütün savaşlarda bulundu. Hudeybiye Antlaşmasında Mekke’ye elçi olarak gönderildi. Tebük Seferinde on bin kişilik İslam ordusunun, bütün ihtiyaçlarını karşılayıp donattı. Ayrıca bin altın da para yardımında bulundu. Bütün malını İslamiyetin yayılması, insanların kurtulması, saadete kavuşması için Allah yolunda harcadı. Bedir Savaşı yapıldığı sırada, Peygamberimizin kızı olan, hanımı Hazreti Rukayye’nin ağır hasta olması sebebiyle, Bedir Savaşına katılmasına izin verilmedi. Zafer haberi geldiği gün Hazreti Rukayye vefat etti.

Hazreti Osman’ın Rukayye’den, Abdullah adında bir oğlu olup, hicretin dördüncü yılında altı yaşında vefat etti. Peygamberimiz, kızı Rukayye’nin vefatından sonra diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü Hazreti Osman ile evlendirdi. Böylece Peygamberimizin iki kerimesiyle evlenme nimetine kavuştuğu için, iki nur sahibi manasına “Zinnureyn” denildi. Hicretin dokuzuncu yılında Ümmü Gülsüm de vefat edince Peygamberimiz; “Ya Osman bir kızım daha olsaydı, onu da sana verirdim.” buyurdu. Hazreti Osman, Peygamberimizin vahiy katiplerindendi. Güzel yazar, güzel konuşur ve çok kuvvetli bir hatipti. Daima Kur’an-ı kerim okur, ondan çeşitli meseleler çıkarırdı. Kur’an-ı kerimi hıfzı (ezberi) çok kuvvetliydi. Namazda bir rekatte bütün Kur’an-ı kerimi okuyan dört kişiden biri de odur. Çok okuduğu için iki mushaf elinde eskimiştir. İslamiyet yayılmaya başlayınca, her taraftan Müslümanlar çoğalıp Medine’ye geliyordu. Peygamber efendimizin mescidi dar gelmeye başlamıştı. Bunun üzerine Resulullah; “Bizim mescidimizi bir zıra olsun genişleten Cennete gider.” buyurdu. Hazreti Osman; “Ya Resulallah, malım mülküm sana feda olsun.

Mescidi genişletme işini üzerime alıyorum.” dedi. Mescidi kırk zıra (20 metre) genişletti ve bütün masraflarını karşıladı. Bunun üzerine Tevbe suresinin; “Allah’ın mescitlerini ancak, Allah’a, ahiret gününe inanan, namaz kılan, zekat veren ve yalnız Allah’tan korkan kimseler tamir eder. İşte hidayet üzere bulunanlardan oldukları umulanlar bunlardır.” mealindeki on sekizinci ayeti nazil oldu. Ekseriyetle Peygamberimizin yanından ayrılmadı. Veda Haccında da Resulullah efendimizle beraberdi. Peygamberimizin vefatından sonra Hazreti Ebu Bekr’e biat edip onun halifeliği sırasında meşveret meclisinde bulundu. Ebu Bekr-i Sıddik’in kendisinden sonra Hazreti Ömer’in halife olmasını bildirdiği ahitname Hazreti Osman tarafından yazılıp hazırlandı. Hazreti Ömer’in yaralandığında, içlerinden birini kendisinden sonra halife seçmeleri için tayin ettiği altı kişiden biriydi. Bu heyet tarafından hicretin 24. yılında (m. 644) senesinde Muharrem ayının birinci günü halife seçildi ve biat olundu. 12 sene hilafet makamında kalan Osman radıyallahü anh cesurdu.

Hiçbir felaket karşısında sarsılmamıştır. Bunun için halifeliği de başarılı geçmiştir. Bilhassa halifeliğinin ilk yılları. İslam tarihinde altın bir devir teşkil eden Ebu Bekr ve Ömer radıyallahü anhüma devirlerinin bir devamıydı. Devrinde birçok fetih yapılmıştır. Horasan, Hindistan, Maveraünnehr, Kafkasya, Kıbrıs Adası ve Kuzey Afrika’nın birçok yeri, onun devrinde İslam topraklarına katılmıştır. Yine onun halifeliği sırasında Şam’da valilik yapan Hazreti Muaviye komutasındaki ordu Kıbrıs Adasını alarak Akdeniz’de önemli bir mevki elde etti. O zaman Bizans’ın hükümet merkezi olan İstanbul’da Hazreti Muaviye tarafından kuşatıldı.

Hazreti Osman herkese layık olduğu vazifeyi verirdi. Onun tayin ettiği valileri, emirleri, onu sevmekte ve emirlerini yapmakta, askerlikte ve memleketleri fethetmekte, çalışkanlıkta en seçme kimselerdi. Onun zamanında İslam memleketleri batıda İspanya’ya kadar, doğuda Kabil ve Belh’e kadar genişletildi. İslam orduları denizde ve karada büyük zaferler kazandı. Hicaz’daki ve Irak’taki bakımsız yerleri, güvendiği kimselere ve yakınlarına verip, ziraat aletleri de temin ederek çalıştırırdı. Millete çok toprak kazandırarak ziraatı geliştirip, bağlar, meyve bahçeleri yetiştirdi. Kuyular kazdırıp, kanallar açtırdı. Arabistan’ın kuru toprakları onun zamanında en bereketli yerler gibi olmuştu. Emniyet ve huzur da böylece kendiliğinden meydana gelmişti. Hanlar misafirhaneler yapılmıştı. Ticaret ve nakliyatta kolaylık da, bunlara bağlı olarak gelişmişti. Mal, servet artıp iş hayatı canlandı.

Onun zamanında Medine’de tarla sürmeyen, bağ yetiştirmeyen kimse kalmadı. Bu bereketi ve huzuru gören Eshab-ı kiram, Hazreti Osman’ı çok takdir ettiler. Hazreti Osman’ın hizmetlerinden biri de Hazreti Ebu Bekr’in biraraya toplattığı Mushaf-ı şerif nüshasından, altı nüsha daha yazdırıp, büyük İslam merkezlerine göndermesidir. Bu bakımdan ona Naşir-ül Kur’an (Kur’an’ın yayıcısı) denilmiştir. Hazreti Ömer’in hilafeti zamanı olan on sene ile İmam-ı Osman’ın on iki senesinden ilk altısı, refah ve istirahatla geçerek, İslam memleketlerinin hepsinde dini hükümler uygulandı ve İslam dünyası çok genişledi. Hatta, bütün Arabistan ve Afrika’nın büyük bir kısmı, İslam memleketinin bir parçası olmuş, Trablusgarb, Fizan, Bingazi, Tunus, Cezayir, Fas, Merakeş, Dimyat, Zeyyad, Aden, San’a, Asir, Bahreyn, Hadramut, Katif, Necd, bütün Irak, ve Sind, Semerkand, Hive, Buhara ve Türkistan, İran, Kafkasya İslamın idaresi altına girerek, İslam sancağı, İstanbul surlarının önüne kadar götürülmüştü. Fethedilen memleketlerin ahalisi de seve seve Müslüman olmakla şereflendiklerinden İslam nüfusu pek artmış, milyonları aşmıştı. Bu kadar genişlik ve çokluk sebebiyle fikirlerde ayrılık çoğalmış, düşünüş tarzları, idrak şekilleri arasında farklılıklar baş göstermişti. Müslüman şekline giren münafıkların körüklemesiyle halifeye karşı çıkan isyan yüzünden Hazreti Osman’ın hilafetinin son altı senesi karışık ve gürültülü geçti.

Yahudiler ve diğer İslam düşmanları, çeşitli ihtilaflar çıkararak, fitne ve fesadı yaymak teşebbüsüne geçtiler. Fitnenin ve fesadın en büyük kaynağı Mısır’da idi. Buradaki fitne hareketini, Yemenli bir Yahudi olan Abdullah ibni Sebe adındaki bir münafık yapıyordu. Her tarafa yerleştirdiği adamları ile temas halinde olup, fitnenin yayılması için her yola başvuruyordu. İslamiyeti içerden yıkmak için faaliyete geçen Abdullah ibni Sebe, önce Basra ve Kufe’de gizli teşkilat kurdu. Daha sonra Medine’ye gelip, orada bir takım fitne ve karıştırıcılık faaliyeti göstermek istediyse de, tutunamayıp, Mısır’a kaçtı. Mısır’da yıkıcı faaliyetlerini devam ettirmek üzere, kendisi gibi fitneci kimseleri etrafına topladı ve faaliyete geçti. Burada fitnenin ilk tohumlarını atıp, Sebeiyye fırkasını ortaya çıkardı. Kurduğu gizli teşkilatla, cahil ve başıboş Mısır kıbtilerini aldatarak bir çapulcu alayı Hazret-i Osman, İslamiyet yayılıp Müslümanların Medine’ye gelmesiyle birlikte daralan Mescidi Nebevi’yi 20 metre genişleterek bütün masraflarını karşılamıştı.

Asilerden on üç bin kişi, Medine-i münevvere şehrini sarmaya kadar ileri gidip, halifeye, hilafetten çekilmesini teklif etmişlerdir. İmam-ı Osman ise; “Server-i alemin bana giydirdiği elbiseyi, elimle çıkarmam.” buyurdu ki, Sahabe-i kiramın hepsinin ve Tabiin-i kiramın ictihatları da böyle idi. Fakat, asiler ikna edilemedi. Hicretin otuz beşinci senesinde Medine’ye gelerek, halifenin evini kuşattılar, Muhasara, kırk gün devam etti. Hazreti Hasan ve Hüseyin ile Hazreti Talha, halife-i müsliminin kapısında nöbet tuttular. Nihayet asiler, komşu duvarından aşarak içeriye girdiler. Hazreti Osman oruçlu olup, Kur’an-ı kerim okuyordu. Asilerden Mısırlı Gafiki, Halife’nin üzerine atılıp şehit etti. Bu arada hanımı Naile’nin de parmakları kesildi. Hazreti Osman böylece asiler tarafından şehit edildi. Asiler, Halifenin evini soydular. Devlet hazinesi olan beytülmalı da yağma ettiler. Asiler, Medine-i münevvereyi kana buladılar. Halifenin cenazesi, üç gün defnedilemedi. Nihayet Zübeyr on yedi kişiyle cenaze namazını kıldıktan sonra, Baki Mezarlığına defnettiler. Şehit olduğu zaman 82 yaşında bulunuyorlardı. Hazreti Osman’ın şehit edilme haberi, İslam ülkesinde büyük üzüntüye yol açtı. Her tarafta büyük bir huzursuzluk ve hüzün başladı. İslam düşmanları fitneyi çıkarmışlar, kinlerini kusmuşlardı. Hazreti Osman’ın şehit edildiği zamana kadar tam bir birlik içinde olan Müslümanlar arasında bazı kimseler ayrılarak şii, harici gibi fırkalara bölündüler. Peygamberimizin bildirdiği ve Eshab-ı kiramın tabi olduğu doğru yoldan ayrılmayan Müslümanlar ise, fitneyi yok etmek için büyük gayretler gösterdiler. Doğru yoldan asla sapmadılar.

Hazreti Osman daima adaletli davrandı. Müslümanların rahatı için büyük titizlik gösterdi. Fitne hareketine birtakım ithamlarla başlayan asilerin her türlü bozuk iddialarına, ikna edici cevaplar verip, delillerini gösterdi. Fakat asilerin maksadı karışıklık çıkarma ve fitne yaymak olduğundan hicretin 35. yılında Hazreti Osman’ı şehit ettiler. Onun şehit olmasından sonra Hazreti Ali halife seçildi. Hadis-i şeriflerde Hazreti Osman hakkında buyruldu ki: “Her peygamberin Cennette bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım da Osman’dır.” Resulullah, kızı Rukayye’yi Hazreti Osman’a verdikten bir zaman sonra, kızına; “Osman bin Affan’ı nasıl buldun?” dedi. “Hayırlı, iyi gördüm.” dedi. “Ey canım kızım! Osman’a çok saygı göster. Çünkü, Eshabım arasında, ahlakı bana en çok benzeyen odur!” buyurdu. Hazreti Osman, hilm ve hayasıyla meşhurdur. Marifet ilminde gayet mahirdi. Peygamber efendimiz bir defasında onun için; “Osman’dan gökteki melekler haya ederler.” buyurdu. Yine buyurdu: “Bütün melekler benimle iftihar ederler. Ben de Osman bin Affan ile öğünürüm.” Resulullah Hazreti Osman’a buğz eden bir kimsenin cenaze namazını kılmamıştır. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Ben Allahü tealanın huzurunda, Hazreti Osman’ın düşmanlarının hasmıyım, onlara karşıyım.” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Biz Osman bin Affan’ı, Allahü tealanın halili ve kerim olan babamız İbrahim aleyhisselama benzetiyoruz.”

Abdullah bin Abbas, Resulullah’ın; “Ya Rabbi, Osman’ı kıyamet gününün sıkıntılarından kurtar, ona rahatlık ver. O bizim birçok sıkıntımızı gidermiştir.” buyurduğunu bildirmiştir. Bir hadis-i şerifte de; “Osman’ın şefaati sayesinde, Cehennemi hak etmiş yetmiş bin kişi, hesapsız Cennete girecektir.” buyrulmuştur. Hazreti Osman cömert, haya sahibiydi. Gecenin bir kısmında uyur, sonra ibadete kalkardı. Gündüzleri de oruçlu geçirirdi. Muhtaç olanlara bol bol yemek yedirir, kendisi de evde sirke ile zeytinyağı yerdi. Halife iken, deveye binince kölesini de arkaya alır, böyle yaptığı için çekinmez sıkılmazdı. Kabristana uğradığı zaman oturur, ağlardı. Öyle ki sakalı ıslanırdı. Hazreti Osman Peygamberimizden 146 hadis-i şerif rivayet etmiştir. Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır: Kıyamet günü üç sınıf insan şefaat eder: Bunlar, Peygamberler, alimler ve şehitlerdir. En hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir. Bir kul her gün sabah ve akşam şu duayı üç defa okursa, o kimse zararlardan korunur: “Bismillahillezi la yedurru maasmihi şey’ün fil ardı ve la fissemai ve huvessemiul alim” Buyurdu ki: “Dünya için üzülmek kalbe zulmet, ahiret için üzülmek ise kalbe nurdur.” “Arifin alametlerindendir.

Kalbi havf ve reca, dili hamd ve sena, gözü yaşlı ve hayalı, isteği günahları ve dünyayı terk ve rıza üzerine olmaktır. İnsanların en iyisi Rabbine kavuşmadan önce, Rabbini kendinden razı eden, içine girmeden önce kendi kabrini en güzel yapandır.” “İnsanların en iyisi, dünya onu terk etmeden, dünyayı terk edendir. Rabbine kavuşmadan önce, Rabbini kendinden razı edendir.” “İbadetin tadını dört şeyde buldum: Allah’ın farz kıldıklarını yapmada, yasaklarından sakınmada, Allah’tan sevap bekleyerek emr-i ma’ruf yapmada ve Allah’ın gadabından kaçınarak nehy-i münker etmede.” “Dört şey vardır ki, dışı fazilet, içi farzdır: Salihlerle düşüp kalkmak fazilet, onlara uymak farz; Kur’an okumak fazilet, onunla amel farz; kabir ziyareti fazilet, kabir için hazırlanmak farz, hasta ziyareti fazilet, vasıyyetini almak farzdır.” “Ölümü bilip gülene, dünyanın fani olduğunu bilip ona rağbet edene, işlerin takdirle olduğunu bilip, istediği olmayınca üzülene, hesaba inanıp mal toplayana, Cehenneme inanıp günah işleyene, Allahü tealaya inanıp dünya ile rahatlayana, şeytanı düşman bilip, ona itaat edene çok şaşarım! Eğer gönüller manevi pisliklerden temiz olsaydı, Kur’an-ı kerimin zevkine doyulmazdı.” “Beş vakit namazı vaktinde devam üzere kılana dokuz şey ikram edilir: Allah onu sever, bedeni sağlam olur, melekler onu korur, evine bereket iner, yüzünde salihler siması olur, Allahü teala kalbini yumuşatır, sıratı şimşek gibi geçer, Allahü teala; “Onlar için korku ve üzüntü yoktur.” zümresine onu ilhak eyler, Allahü teala onu Cehennemden korur. On şey çok zayi olmuştur: Sual sorulmayan alim, amel edilmeyen ilim, kabul edilmeyen doğru görüş, kullanılmayan silah, içinde namaz kılınmayan mescit, okunmayan mushaf, infak edilmeyen mal, binilmeyen vasıta, dünyayı isteyenin içindeki zühd ilmi, içinde ahiret yolculuğu için azık edinilmeyen uzun ömür.

Üçüncü halife emir-ül mü’minin Osman-ı Zinnureyn  Menkıbeleri hakkındadır: Haya sahibi olan Hazreti Osman, ikram ve iyilik menba’ı, Kur’an-ı kerimin toplayıcısıdır. Neseb-i şerifleri, Osman bin Affan bin Ebil’as bin Ümeyye bin Abdil’şems bin Abd-i Menafdır. Neseb-i şerifleri Resulullah Efendimizin neseb-i şerifleri ile dördüncü atada birleşir ki, Abd-i menafdır. Neseb cihetinden Hazreti Osman, Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer’den önce Resulullah  ile birleşir “radıyallahü anhüm”. Künye-i şerifleri, İslamdan önce Ebu Abdullah’dır. Lakab-ı şerifleri, Zinnureyn’dir. İki nur sahibi demektir. Resul-i ekrem Efendimizin iki muhterem kerimelerini [kızlarını] aldığı için iki nur sahibi denilmiştir. Birinin İsm-i şerifi Rukayye, birinin Ümm-ü Gülsüm’dür. Önce Hazreti Rukayye’yi tezvic ettiler. O vefat ettikten sonra, Hazreti Ümm-ü Gülsüm’ü tezvic ettiler. O da vefat ettikte, Hazreti Resulullah  buyurdular ki; “Ya Osman! Eğer yanımda üçüncü kızım olsaydı, onu da sana verirdim.” Nur sahibi, ilim ve hilmin birleştiği zatdır. Menkıbe: Hazreti Osman  kendisi anlatır. İslam’a gelmezden önce bir gün, Kureyş’in ileri gelenleri ile oturmuştum. Bir kimse haber verdi ki, Resulullah Efendimiz kerimesi Rukayye’yi Utbe’ye vermiş. Bu haberden bana hayli üzüntü geldi.

Ben niçin istemedim, diye perişan halde, sıkıntı ve endişe ile eve geldim. Gördüm ki, annem, teyzem ve akrabadan nice hatunlar bir kimseyi methederler. Dedim ki, ya teyzeciğim, bu methettiğiniz kimdir? Dediler ki, O güzel yüzlü, konuşması tatlı bir kimsedir. Rahman onu bize hak dini bildirmek ve ona çağırmak için göndermiştir. Gökten inen Furkan ile gelmiştir. Ona tabi’ ol, putlara tapma! Bu garib kelimeleri dinleyip, merak edip, dedim ki, bu kimdir, bana beyan eyle! Dedi ki, Muhammed bin Abdullah’dır. Allahü teala tarafından Resul olarak gelmiştir. Allahü tealanın emirlerini bize bildirir. Bizi hak dine çağırır. Yüzü ışık verir. Dinine giren kurtulur. İstediği şeyler kolaydır. Ona yakın olan iyilik bulur. Bu medh sözleri kalbime çok te’sir etti. Tenha bir yerde Hazreti Ebu Bekr’i buldum. Halime bakıp, nedir fikrin, dedi. Zira, firaset ehli bir büyük zat idi. Vaki olan kıssayı beyan ettiğimde, dedi ki, yazık sana ya Osman! Hak din güneş gibi açıkta iken, sen kavminin kuruyacak elleri ile yaptıkları taştan putlara ma’bud demelerinden utanmaz mısın! Gözü görmeyip, kulağı işitmeyip, zarar ve kara kadir olmayan ilah olur mu? Dedim ki, olmaz. Dedi, teyzen sana doğru söz söylemiş. İşte Resulullah Efendimiz. Gel, seninle huzur-ı şerifine varalım. İman getir, dedikte; o sırada Habibullah Efendimiz ve yanında Hazreti Ali oraya çıka geldiler. Hemen Hazreti Ebu Bekr ayağa kalkıp, onlara karşı vardı. Mübarek kulaklarına bir söz söyledi. Sultan-ı enbiya Efendimiz yanıma gelip, buyurdu ki, “Ya Osman! Seni Allaha ve Cennet’e çağırıyorum. Ben, Allahü tealanın sana ve bütün insanlara gönderdiği Peygamberinizim!” Mubarek sözlerini işittim.

Kalbim iman nuru ile doldu. İhtiyarsız olup [düşünmeden], “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammed’en abdühü ve Resulüh” dedim. Aradan çok zaman geçmedi, Rukayye’yi bana nikah edip, verdi. Ba’zı rivayette gelmiştir ki, Hazreti Osman  buyurdular ki: Bir teyzem vardı. İyiyi kötüden ayırabilen, kehanet ilmini bilen, başka ilimlerden de haberi olan birisi idi. Bir gün o teyzemi görmeye gittim. Meğer bir kaside söylemiş. O kaside içinde Resulullah Efendimizi medh ve sena eylemiş. Hem Peygamberliğini açıklamış. Hem ben onun kerimesini [kızını] alıp, damadı olduğumu ve hem veziri olduğumu açıklamış. O kasideyi bana verdi ve bana dedi ki, durmayıp var Muhammed Efendimizin huzuruna. Da’vetini kabul edip, emrine muti’ olup, dinine gir. O doğru sözlüdür. Getirdiği din Haktır. Günden güne işi yüce olur [şanı yüksek olur]. Bu sözü benden işit. Senin merteben de çok yüksek olacaktır. Bu söz gönlüme [kalbime] kar edip [te’sir edip], oradan dönüp, yola revan oldum. Giderken, Resulullah Efendimize uğradım ki, Sıddik-ı ekber  ile gelirler. Meğer murad-ı şerifleri yanıma gelmek imiş. Server-i Enbiyaya selam verdim. Selamdan sonra buyurdular ki, ya Osman, işittim ki, teyzenin sana ettiği nasihatları ve cümle sözleri yakin üzere ve doğrudur. Sakın, muhalefet etme. Allahü tealaya ve bana muhalefet etmiş olmayasın. O sana dediği sözler, hep olsa gerektir.


Kaynak
İslâm Tarihî Ansiklopedisi
« Son Düzenleme: 03 Ocak 2020, 10:28:45 Gönderen: Admin »
Allah var gam yok.!