İslam ve Tarih
www.islamvetarih.com

         🇹🇷  LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMED RASULULLAH  🇹🇷

Hz.Ebubekir (1.Bölüm)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Admin

  • Allah var gam yok.!
  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
    • İleti: 3124
    • Karma: +0/-0
    • Cinsiyet:Bay
  • Allah Var Gam Yok.!
    • Profili Görüntüle
    • www.islamvetarih.com
EBU BEKR-İ SIDDİK - 1



Hazreti Ebu Bekr, Peygamber efendimizin ilk halifesi,

daha hayattayken Cennet ile müjdelenen, peygamberlerden sonra bütün insanların en üstünü olan sahabidir. Asıl adı Abdullah bin Ebu Kuhafe bin Amir bin Amr bin Ka’b bin Sa’d bin Teym bin Mürre’dir. Babasının adı Osman olup, Ebu Kuhafe künyesi ile meşhurdur. Annesi Ümmül-Hayır lakabıyla tanınan Selma binti Sahr’dır. Hazreti Ebu Bekr Peygamber efendimizden 2 yıl 3 ay küçük olup, Fil Vak’asından sonra 573 yılında Mekke’de doğdu. Müslüman olmadan önce adı, Abdüluzza veya Abdülka’be idi. Sevgili Peygamberimiz, iman ettikten sonra onun ismini Abdullah olarak değiştirdi. Peygamber efendimiz; “Cehennem’den atik olanı “azad edilmiş kimseyi” görüp, sevinmek isteyen kimse, Ebu Bekr’e baksın.” buyurduğu için “Atik” lakabıyla tanındı.

Peygamber efendimizin bildirdiği her şeyi anında ihlasla tasdik ettiği için “Sıddik” lakabıyla meşhur oldu. 634 “H.13” senesinde Medine-i münevverede vefat etti. Otuz sekiz yaşında Müslüman olmakla şereflendi. Hazreti Ebu Bekr, Resulullah efedimizin, peygamberliğini bildirip, Müslüman olmasını istediği zaman hiç tereddüd etmeden İslamiyet’i kabul etti. Onun Müslüman oluşu hakkında bildirilen haberler çeşitlidir. Şöyle ki: Hazreti Ebu Bekr, daha Müslüman olmamıştı. Çok te’sirinde kaldığı bir rü’ya gördü. Gökten dolunay inip, Ka’be-i muazzamaya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalar Mekke’deki her evin üzerine düşmüş, sonra da tekrar bir araya gelip göğe yükselmişti. Fakat, kendi evine düşen ay parçası evde kalmış tekrar göğe yükselmemişti. Hazreti Ebu Bekr, evin kapısını kapayarak, ay parçasının çıkmasına mani olmuştu. Sabahleyin heyecanla uyanan Hazreti Ebu Bekr, hemen bir Yahudi alimine gidip, rü’yasını anlattı. O da dedi ki: - Bu rü’ya karışık rü’yalardan biridir. Bunun ta’biri yapılamaz.

Fakat bu söz O’nu tatmin etmemişti. Devamlı bu rü’yanın ta’birini düşünüyordu. Bir zaman sonra ticaret maksadıyla gittiği yerde, rahip Yemliha’ya rü’yasını anlattı. Rü’ya Yemliha’nın çok dikkatini çekti. Bunun için Hazreti Ebu Bekr’e sordu: - Sen nerelisin? - Kureyş’tenim. - Tamam. Şimdi rü’yanı ta’bir edeyim. Mekke’de, bu kavimden bir peygamber gelecek, O’nun hidayet nuru her yere yayılacak. Sen, O hayatta iken O’nun veziri, vefatından sonra da Halifesi olacaksın!.. Hazreti Ebu Bekr ne yapacağını şaşırmış haldeyken, rahip Yemliha sözlerine şöyle devam etti: - Şimdi sen hemen memleketine dön! O’na ulaş! O’na vahiy gelmeye başladığında, git herkesten önce O’na iman et! Hazreti Ebu Bekr bu ta’biri kimseye anlatmadı. Peygamber efendimiz, peygamberliğini tebliğe başlayınca sordu: - Peygamberlerin, peygamber olduklarına dair delilleri vardır. Senin delilin nedir? Peygamber efendimiz buyurdu ki: - Peygamberliğime delil, o rü’yadır ki, bir Yahudi aliminden ta’birini istedin. O alim, “Karışık bir rü’yadır, i’tibar edilmez” dedi. Sonra rahib Yemliha, doğru ta’bir etti. Ya Eba Bekr, seni Allahü tealaya ve Resulüne iman etmeye da’vet ederim. Bunun üzerine, Hazreti Ebu Bekr, kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu.

Zaten bir gece önce şöyle düşünmüştü: “Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç aklıma yatmıyor. Zira hiçbir zarar ve fayda vermeye kadir olmayan bir heykele tapınmak, ibadet etmek akıllıca bir iş değildir. Bu kadar muazzam bir kainatın bir yaratıcısı olması lazımdır. Fakat bunu kendi aklım ile bulmam mümkün değildir. Yarın gidip durumu Muhammed aleyhisselama anlatayım. Bu durumu ancak O’na arz edebilirim. Zira, olgun ve akıllı, doğru görüşlü, hiç yalan söylemiyen bir kimsedir. Herkes O’ndan Muhammed-ül emin diye bahsetmektedir. O, ne yapmamı isterse ona göre hareket ederim.” Resulullah efendimiz de, aynı gece, Hazreti Ebu Bekr’i İslam’a da’veti düşünmüştü. Sabah olunca her ikisi de aynı düşünce ile birbirlerinin evine gitmek üzere evlerinden çıktılar. Yolda karşılaştıklarında, “Sözleşmeden birleştik” dediler. Hazreti Ebu Bekr, Müslüman olunca, hemen çok sevdiği arkadaşlarına gitti. Onları da, Müslüman olmaları için ikna etti. Eshab-ı kiramın ileri gelenlerinden ve Cennet’le müjdelenenlerden; Osman bin Affan, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvam, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebi Vakkas, Ebu Ubeyde bin Cerrah gibi yüksek şahsiyetler onun vasıtasıyla Müslüman oldular. Annesi Ümmül Hayr da ilk Müslümanlardan oldu.

Kureyşliler, İslamiyet’i kabul eden Hazreti Ebu Bekr ve arkadaşlarını dinlerinden döndürmek için çeşitli işkenceler yaptılar. Hazreti Ebu Bekr, Mekke’de Müslüman olan köleleri satın alarak azat etti ve işkenceden kurtardı. Bilal-i Habeşi bunlardan birisidir. Hazreti Ebu Bekr, Peygamber efendimiz ne söylerse itiraz etmez, derhal kabul ederdi. Hatta herkesin karşı çıktığı meseleleri bile itirazsız tasdik ederdi. Sevgili Peygamberimizin Mirac mucizesini kabul etmeleri de böyle oldu. Müşrikler Peygamber efendimizin Mirac mucizesini işitince, kabul etmediler. Hatta onunla alay etmeye kalktılar. Sonra, Hazreti Ebu Bekr’e sordular. Ebu Bekr Peygamber efendimizin ismini duyunca; “Eğer O söyledi ise inandım. Bir anda gidip gelmiştir.” dedi. Mirac mucizesini tasdik ve kabul ettiğini müşriklere iftiharla söyledi. Resulullah efendimiz o gün Hazreti Ebu Bekr’e “Sıddik” lakabını verdi. Bu lakabı almakla şerefi bir kat daha arttı. Hazreti Ebu Bekr, Resulullah efendimizin en yakın dostuydu. O’ndan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke’den Medine’ye hicrette de devam etti. O’na mağara arkadaşı oldu. Mağarada üç gün kaldıktan sonra, ikisi bir deveye binerek yolculuk ettiler.

Medine’ye varıncaya kadar Resulullah efendimizin bütün hizmetini o gördü. Medine’deki mescid yapılırken birlikte çalıştılar. Hiçbir hizmet ve fedakarlıktan geri kalmadı. Hazreti Ebu Bekr, Resulullah efendimizle birlikte bütün harplerde bulundu. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber efendimizin muhafızlığını yapıp, bedenini siper etti. Bedr’de, Uhud’da, Hendek’te müşriklere karşı büyük kahramanlıklar gösterdi. Tebük Harbinde, sancakdarlık vazifesini yerine getirdi. İslamın insanlara bildirilmesinden 21 yıl sonra Mekke şehri, Müslümanlar tarafından fethedildi. Mekke halkı Peygamber efendimizin huzuruna gelerek İslamı kabul etmeye başladılar. Sevgili Peygamberimiz, Safa Tepesine oturmuş, yeni Müslümanların bi’atını kabul ediyordu. Bu sırada Hazreti Ebu Bekr’in babası Ebu Kuhafe de gelerek Müslüman oldu. Hazreti Ebu Bekr, 631 “H.9” senesinde hac kafilesi başkanlığı vazifesini yapmıştır. Peygamber efendimizin son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, on yedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de sevgili Peygamberimiz, Ebu Bekr’e uyarak arkasında namaz kılmışlardır.

Resulullah’ın vefatı üzerine derhal halife seçimi yapıldı. Eshab-ı kiramın sözbirliği ile halife seçildi. Peygamber efendimizin vekili, Müslümanların reisi oldu. Müslümanlar başsızlıktan, dağınıklıktan kurtarıldı. Peygamber efendimizin vefatından sonra, Arabistan Yarımadasının çeşitli bölgelerinde irtidad “dinden dönme” hareketleri baş gösterince, üzerlerine asker gönderdi. Bunlardan Yemame’deki Müseylemet-ül-Kezzab’ın 40.000 kişilik ordusu üzerine sevk edilen Hazreti İkrime komutasındaki askerleri kafi görmeyen Halife, Halid bin Velid’i yardıma gönderdi. Halid bin Velid Yemame’de büyük bir zafer kazandı. Bu harpte 20.000 mürtet öldürüldü. İki bine yakın Müslüman şehid oldu. Amr ibni As da, Huzaa kabilesini yola getirdi. Ala bin Hadrami, Bahreyn’de çetin muharebeler yapıp, mürtetleri dağıttı. Huzeyfe, Arfece ve İkrime radıyallahü anhüm, Umman ve Bahreyn’de birleşip mürtetleri buzguna uğrattılar. On bin mürtet öldürdüler. Halife, Halid bin Velid’i Irak tarafına gönderdi. Hire’de yüz bin altın cizye aldı. Hürmüz kumandasındaki İran ordusunu bozguna uğrattı. Basra’da otuz bin kişilik orduyu perişan etti. İmdada gelen büyük ordudan yetmiş bin kafir öldürüldü.

Sonra çeşitli muharebelerle, büyük şehirler alındı. Halife, Medine’de ordu toplayıp, Hazreti Ebu Ubeyde’yi Şam taraflarına, Amr ibni As’ı da Filistin’e gönderdi. Sonra Yezid bin Ebu Süfyan’ı Şam’a yardımcı gönderdi. Sonra asker toplayıp, Muaviye kumandasında, kardeşi Yezid’e yardım gönderdi. Halid bin Velid’i, Irak’tan Şam’a gönderdi. Hazreti Halid, askerin bir kısmını Müsenna’ya bırakıp, birçok muharebe ve zaferlerle Suriye’ye geldi. İslam askerleri birleşerek Ecnadin’de büyük bir Rum ordusunu yendiler. Sonra Yermük’te kırk altı bin İslam askeri, Bizans imparatoru Heraklius’un iki yüz kırk bin askeriyle uzun ve çetin savaşlar yapıp galip geldi. Üç bin Müslüman şehid oldu. Bu muharebede İslam kadınları da harp etti. Başkumandan Hazreti Halid bin Velid’in ve tümen komutanı İkrime’nin şaşılacak kahramanlıkları görüldü. Bütün bu zaferler, halifenin cesareti, dehası, güzel idaresi ve bereketiyle oldu. Hazreti Ebu Bekr, Resulullah’ın vefatından sonra, her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Birgün kızı Aişe-i Sıddika validemiz, bu zayıflamanın sebebini sordu. Cevabında; “Beni, Muhammed aleyhisselamın ayrılığı böyle zayıflattı.” buyurdu.

Hazreti Ebu Bekr, Yermük Savaşının yapıldığı sırada 634 “H.13”te hastalandı. Hastalığının son günlerinde bir gece Peygamber efendimizi rüyasında gördü. Peygamber efendimiz ona; “Ya Eba Bekr! Seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı” buyurdu. O da; “Ben de seni özledim, ya Resulallah!” dedi. “Bu ümmet için adil, sadık, yerde ve gökte herkesin rızasını kazanmış, zamanın en temizi olan Faruk’u “Hazreti Ömer’i” halife seç!” buyurdular. Bunun üzerine Hazreti Ömer’in halife seçilmesini vasiyet etti. Hilafeti 2 sene 3 ay 10 gün sürdü. 63 yaşındayken, 634 “H.13” yılında Cemaziyelahir ayının yedisinde Pazartesi günü hastalandı. 15 gün hasta yattıktan sonra vefat etti. Cenaze namazını Hazreti Ömer kıldırdı. Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Saadete defnedildi. Hazreti Aişe anlatır: Babam vefat edince, Eshab-ı kiram nereye defnedelim diye tereddüde düştüler. O halde uyumuşum. Kulağıma; “Dostu dosta kavuşturun” diye bir ses geldi. Uyandım, Eshab-ı kirama anlattım. Onlar da aynı sesi işittiklerini söylediler. Hatta mescidde namaz kılanlar da işittik, dediler. Artık mesele hallolmuştu. Peygamber efendimizin yanına defnettiler. Hazreti Ebu Bekr’in, Katile, Ümmü Ruman, Esma ve Habibe adlı hanımlarından, Abdullah, Esma, Abdurrahman, Aişe-i Sıddika, Muhammed ve Ümmü Gülsüm adlı çocukları olmuştur.

Hazreti Ebu Bekr’in yüzü ve gövdesi zayıf ve beyazdı. Yanakları üstünde sakalları az, gözleri çukurca, alnı yumruca idi. Hazreti Ebu Bekr, imana gelen ve Müslüman olmakla şereflenen ilk hür erkektir. Müslüman olmadan önce de Resulullah efendimizin arkadaşı idi. Büyük ve dürüst bir tüccardı. Bütün malını, evini barkını Resulullah’ın uğrunda harcadı. İslamiyet’i kabul etmesine kadar geçen otuz sekiz senelik hayatında hiç içki kullanmadı, putlara tapmadı. Her türlü sapıklıktan, hurafelerden uzak, iffeti ve güzel ahlakı ile tanınmış bir kişiydi. Kavmi arasında sevilen ve saygı gösterilen bir kimse olup, fakirlere yardım eder, muhtac olanları gözetirdi. Herkesin ona sonsuz bir itimadı vardı. Hazreti Ebu Bekr, Eshab-ı kiramın en çok ilim sahibi olanlarındandı. Her ilimde müracaat kaynağı olmuştur. İslami ilimlerin bütün meselelerini bilirdi. Nitekim Resulullah efendimiz; “Allahü tealanın kalbime akıttıklarını, Ebu Bekr’in kalbine akıttım.” buyurmuştur. Resulullah efendimizin veziri idi. O, bir meselede Eshab-ı kiram ile istişare ederken Hazreti Ebu Bekr’i sağına, Hazreti Ömer’i de soluna oturturdu. Görülecek mesele hususunda, önce bu ikisinin reyini sorar, sonra da diğer sahabilerin görüşlerine yer verirdi. Resul-i ekrem efendimiz, Kur’an-ı kerimin hepsinin tefsirini Eshabına bildirmiştir. Kur’an-ı kerimin tefsiri için lazım olan bütün ilimler, Hazreti Ebu Bekr’de mevcuttu. Yaşadığı zamanda Kureyş’in en büyük alimi olarak tanınırdı. Arap dilinin belagatına vakıftı ve gayet güzel konuşurdu. Resulullah efendimizin çok feyzlerine kavuşmuş, Kur’an-ı kerimin manasına ve hakikatına ait bütün bilgileri bizzat O’ndan almıştır.

Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarmak hususunda üstün bir kudret ve maharet sahibiydi. Ayet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin mana ve hakikatlarına hakkıyla muttali “bilir” idi. Eshab-ı kiram ve Tabiin’in alimleri, birçok ayet-i kerimelerin tefsirini ondan alıp bildirmişlerdir. Onun devrinde, devlet idaresinin temelleri sağlamlaşmış, Kur’an-ı kerimin bir hükmü dışına çıkılmadığı gibi, dinden ayrılmak isteyenlere fırsat verilmemiştir. Mürtetlerle yapılan bu harplerden Yemame’de, birçok hafız şehid olmuştu. Hazreti Ömer’in de teklifi ile Kur’an-ı kerimin bir kitap halinde toplanması kararlaştırılıp, bu vazife Zeyd bin Sabit’e verildi. Hazreti Ebu Bekr’in en büyük hizmetlerinden biri de, Kur’an-ı kerimi kitap halinde toplaması olmuştur. Peygamber efendimiz zamanında Cebrail aleyhisselam her sene bir kere gelip o ana kadar inmiş olan Kur’an-ı kerimi Levhül-Mahfuz’daki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Ahirete teşrif edeceği sene, iki kerre gelip, tamamını okudu. Resulullah efendimiz ve Eshab-ı kiramın çoğu, Kur’an-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Bazıları da bazı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Peygamber efendimizin, ahirete teşrif ettiği sene, halife Ebu Bekr ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip, Zeyd bin Sabit’in başkanlığındaki bir heyete, bütün Kur’an-ı kerimi kağıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mıshaf veya Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Hazreti Ebu Bekr’in hadis ilminde de üstün bir hizmeti olmuştur. Resulullah’ın her haline ve her işine pek yakından vakıf bulunuyordu.

Eshab-ı kiram, bir çok meselede Resulullah efendimizin nasıl hareket ettiğini, Ebu Bekr’den soruyordu. Kendisinden Ömer bin Hattab, Osman bin Affan, Aliyy-ül-Mürteza, Abdurrahman bin Avf, Abdullah ibni Mes’ud, Abdullah ibni Abbas, Abdullah ibni Ömer, Huzeyfet-ül-Yemani, Zeyd bin Sabit ve daha birçok sahabi hadis-i şerif rivayet etmişlerdir. Resul-i ekremin vefatından sonra, hemen hilafet işlerine başlaması ve meşguliyetinin çok olması ve her işittiğini rivayet edecek kadar uzun yaşamaması sebebiyle bildirdiği hadis-i şeriflerin sayısı azdır. Bunların 142 aded olduğu kaynak eserlerde zikredilmektedir. Resulullah efendimizden bizzat işiterek rivayet ettiği hadis-i şeriflerin bazıları şunlardır:

Misvak, ağzı temizlemeye, cenab-ı Hakk’ın rızasına kavuşmaya vesiledir. Doğruluğa ve iyiliğe dikkat edin, zira bu ikisi Cennet’e götürür. Yalandan ve kötülükten sakının, zira bunlar Cehennem’e götürür. Peygamberler miras bırakmazlar. Onların bıraktıkları sadakadır. Ebu Bekr-i Sıddik neseb ilminde de yükselmişti. Arapların soylarına ait haberleri en iyi bilendi. Aralarındaki kan davalarını halleder, onun hakemliğine ve kararlarına itirazları olmazdı. Diline hakim olmak, lüzumsuz hiçbir söz söylememek için mübarek ağzına taş koyardı. Mecbur olmadıkça asla dünya kelamı söylemezdi. Bir hadis-i şerifte; “Ebu Bekr’in imanı bütün mü’minlerin imanları ile tartılsa, Ebu Bekr’in imanı ağır gelir.” buyruldu.

Hazreti Ebu Bekr’in faziletleri üstünlükleri çoktur. Bunların her biri Kur’an-ı kerimin, hadis-i şeriflerin ve Eshab-ı kiram ile diğer din alimlerinin haber vermesiyle anlaşılmıştır. Bu ümmet içinde, Peygamber efendimizden sonra olma saadetinin sahibi, Ebu Bekr-i Sıddik’tir. Çünkü iman etmek, dini kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine yardım etmek için, malını dağıtmakta, cihad etmekte yani düşmanlarla şiddetli mücadele etmekte öncelerin öncesi odur. Hadid suresinin 10. ayetinde mealen; “Mekke-i mükerremenin fethinden önce malını veren ve cihad eden kimseye, fetihden sonra malını dağıtan ve cihad edenden daha büyük derece vardır. Allahü teala hepsine Cennet’i vadetti.” ayet-i kerimesi, onun için indirilmiştir.

Birinci halife emir-ül mü’minin Hazreti Ebu Bekr-i Sıddik’ın Menkıbeleri hakkındadır. İslam dininin birinci göz bebeğidir. Muhammed Mustafa’nın refikidir [arkadaşıdır]. Bu ikisinden, ikincisidir. Hazreti Ebu Bekr’in ism-i şerifleri Abdullah’dır. Künyesi Ebu Bekr’dir. Babasının adı, Osman’dır. Babasının künyesi, Ebu Kuhafe’dir. Arablar arasında künye ma’ruf ve meşhur olduğundan, künye ile meşhur olup, nesebi, Ebu Bekr Abdullah bin Ebi Kuhafe ibni Amir bin Amr ibni Ka’b bin Sa’d bin Temim bin Mürredir. Mürre, Resul-i ekrem’in yedinci babasıdır. Şüphesiz o temiz neseb, yedinci atada birleşir. Hazreti Ebu Bekr’in ism-i şerifleri, önceden Abdülka’be idi. Fahr-i alem efendimiz  Abdullah koydular. Peygamberimizin ilk değiştirdiği isim, Hazreti Ebu Bekr’in ismidir. Menkıbe: Lakab-ı şeriflerinden biri, “Atik”dir. Bunun sebebi şu idi: Hazreti Fahr-i alem Efendimiz mubarek yüzlerine nazar edip, “Bu, Cehennem ateşinden atiktir” buyurdular. Ya’ni, Allahü tealanın narından [ateşinden] azadlı kuludur, demek olur. Bundan sonra, bu lakab ile şöhret buldu. Bir lakab-ı şerifleri de “Sıddik”dır. Ziyade [çok fazla] inançlı demektir. Resul-i ekrem Efendimizi tastik ettiği için, bu isim verilmiştir. Menkıbe: Sıddik kelimesi, lügatta üç manaya gelir. Birinci manası, gayet doğru söyleyici demektir. Bu mana, Tacül-İslam’da açıklanmıştır. Sure-i Yusüf’te Sıddik lafzı, bu mana ile tefsir edilmiştir. İkinci manası, kendi kavlini ameli ile ya’ni yaptığı işi, sözü ile doğrulamak demektir.

Üçüncü manası, daimi tasdik demektir. Emir-ül-mü’minin Ebu Bekr-i Sıddik hazretlerine Sıddik söylenmesinde, birinci mana düşünülse, o cihetle adlandırılır ki, gayet doğru söyleyen idi. Demişlerdir ki, Emir-ülmü’minin hazreti Ali hadis rivayetini kimseden yemin etmeksizin kabul etmezdi. Ancak Hazreti Ebu Bekr’den kabul ederdi. Eğer ikinci mana ile düşünülse, yine o cihetle adlandırılır ki, açıktır. Eğer üçüncü mana düşünülse, o şekilde adlandırılır ki, O sultanı tastiki devamlı olup, yok olması, şüpheye düşme ihtimali yok idi. Nitekim, bildirilmiştir ki, Fahr-i alem Efendimize mi’rac müyesser oldu. O gecenin sabahında, mi’rac kıssasını anlatıp, buyurdu ki, “Bu gece, Mekke’den Beyt-i Mukaddes’e gittim. Orada, Enbiyanın ruhlarına imam olup, iki rekat namaz kıldım. Oradan Arşın üzerine yükseldim. Allahü teala ile konuştum. Allahü teala, ümmetime, bir gün bir gecede elli vakit namaz farz etti. Geri döndüm. Gökte, Hazreti Musa ile karşılaştım. Beni geri gönderdi ki, elli vakit namaza ümmetin takat getiremez.

Allahü tealaya teveccüh ettim. On vakit namaz bağışladı. Geri Musa aleyhisselamın yanına geldim. Henüz çoktur, diye beni geri döndürdü. Tekrar Allahü tealaya teveccüh ettim. On vakit daha bağışladı. Velhasıl, beş nöbette, kırk beş vakit namaz bağışladı. Hazreti Musa yine dön, dedikte, dedim ki, Rabbimden haya ederim. Ben bu beş vakitten razıyım, dedim. Allahü tealadan nida geldi ki, bu beş vakit, elli vakte bedeldir. Sonra, Beyt-ülmukaddes’e gelip, gece içinde, Mekke’ye geri döndüm.” Hal budur ki, bu gidip-gelmek, gayet kısa zamanda oldu. Rivayet edilir ki, geldikte, mubarek yatakları henüz sıcak idi. Kafirler bu kıssayı işitince, inkar edip, akla uygun değildir, dediler. İnkar eden o grup, şimdi bununla Ebu Bekr’i susturmak iyi olur, diyerek, yanına geldiler. Dediler ki; “Ya Eba Bekr! Efendinin, nasıl bir konuyu da’va edindiğini işittin mi? Efendin der ki, “Bu gece Arş’a gittim, geldim.” Hazreti Ebu Bekr o durumda, duraklama ve tereddüt etmeksizin, tasdik ve kabul edip, “Böyle söyledi ise, gerçek söyler. Ondan yalan sadır olmaz, buyurdu.

Ondan dolayı Ona, “Sıddik” denildi. Hazreti imam-ı Ali, “Ebu Bekr-i Sıddik adı gökten inmiştir”, diye yemin etmiştir. Galiba sebebi; meal-i şerifi “Doğru haberde gelen ve Onu tasdik eden...” olan ayet-i kerimede, tefsir alimleri, doğru haberde gelenin Resulullah efendimiz, Onu tasdik edenin de Ebu Bekr-i Sıddik olduğunu söylemiş olmalarıdır. İbrahim bin Hasen elCevheri rivayet eder ki, Hazreti Resul-i ekrem buyurdular ki; “Ebu Bekr, anasından dünyaya geldi. Hak teala, Cennet’e dedi ki, izzim celalim hakkı için, sana yalnız Ebu Bekr’i sevenleri koyacağım!” Menkıbe: Rivayet edilir ki, Hazreti Ebu Bekr’in annesi Ümmül hayr hatunun doğan her oğlu, vefat ederdi. Hazreti Ebu Bekr’i doğurdu. Kucağına alıp, Beyt-i şerife getirdi. Orada dedi ki, “Ey, Beyt-i haramın Rabbi! Ey makamı Mültezem’in sahibi. Senden rica ederim ki, yeni doğmuş bu çocuğu bana bağışlayasın. Ma’mur edesin. Birdenbire makamdan [Beyt-i şeriften] bir beyaz el çıkıp, Ebu Bekr’in eline yapıştı. Bir ses işitildi ki, “Ey Allahın kulu olan kadın. Kucağındaki çocuk kurtulacak. Allahü tealanın Resulünün dostu olacak. Resulullah’tan sonra halifesi olacaktır.” diyordu. Ümmül hayr, bunu işitip, şükür secdesi yaptı. Menkıbe: Mealiyül ferş-ila avaliyil arş isimli kitapta anlatılır. Kadi Ebül Hasen, Ebu Hüreyre’den rivayet eder. Resulullah Efendimiz bir gün Eshab-ı güzin ile oturmuşlardı. Konuşma esnasında, Hazreti Ebu Bekr dedi ki, “Ya Resulallah! Senin hakkın için ki, ömrümde hiç puta secde etmiş değilim. “ Hazreti Ömer: “Niçin Resulullah hakkına yemin edersin. Bu kadar cahiliye zamanımız geçti,” dedi.

Hazreti Ebu Bekr dedi ki: “Babam Ebu Kuhafe, bir gün beni alıp, puthaneye götürdü. “Bunlar senin ilahındır, bunlara secde eyle” dedi. Beni oraya koyup, gitti. Ben ileri vardım. Puta, karnım açtır, bana yiyecek ver, dedim. Cevap vermedi. Su istedim. Cevap vermedi. Elbisem yok, bana elbise ver, dedim. Cevap vermedi. Elime bir taş alıp, bu taşı senin üzerine atarım, eğer ilah isen mani’ ol, dedim. Cevap vermedi. Taşı atıp, puta vurdum. Yüzü üzeri düştü. Babam gelip, gördü. Bana dedi: “Ey oğul. Niçin böyle edersin?” Elimden tutup, eve götürdü. Anneme durumu anlattı. Annem dedi ki, “Bunu kendi haline koyalım. Bunun hakkında, Allahü teala tarafından bana hitap gelmiştir. Eseri zuhur edecektir.” Sonra ben anneme sordum. “Benim için sana gelen hitap ne idi?” Annem dedi ki: “Seni doğurmam yakın olduğu gece, ağrı tutup, ızdıraba düştüm. Hatiften bir ses geldi ki, Ey hatun! Müjdeler olsun sana ki, senden bir vücud zuhura gelecektir. Yerde adı Atik ve semada Sıddik ve Ahir zaman Peygamberine yar ve refik olacaktır, dedi.”


Kaynak
İslâm Tarihî Ansiklopedisi
« Son Düzenleme: 03 Ocak 2020, 12:26:59 Gönderen: Admin »
Allah var gam yok.!