İslamda Tesettür

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Admin

  • Allah var gam yok.!
  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
    • İleti: 1873
    • Karma: +0/-0
    • Cinsiyet:Bay
  • Allah Var Gam Yok.!
    • Profili Görüntüle
    • www.islamvetarih.com
İSLAM'DA KADIN TESETTÜRÜNÜN BOYUTLARI



Allahu Teala hazretleri; gönüllerini tezkiye etmek, toplumu fuhuş pislik­lerinden arındırıp, fitne-fesad uçurumuna yuvarlanmamak ve ahlaki çökün­tüden halas kılmak için imanlı erkeklere ve imanlı kadınlara, gözlerini ha­ramdan kapamalarını, avret mahallerini örtmelerini ve ırzlarını zinadan hıfzetmelerini emrederek şöyle buyurmuştur:

"Ya Muhammedi Mü'min erkeklere söyle: Onlar gözlerini -dahilde, hariçde, başkalarının evlerine girerken, çıkarken, otururken veya kalkarken her halde gözlerini haramdan- indirsinler; harama bakmaktan, ayıp bir şey görmekten sakınsınlar da kendileri için bakmak mübah olan şeylerden baş­kasına bakmasınlar ve ırzlarını zinadan muhafaza edip haramdan başkaları­nın görmesinden saklasınlar, avret yerlerini iyice örtsünler, ta ki orayı kim­se göremesin.

İşte bu; gözlerini kapamak, avretlerini örtüp kendilerini zinadan muhafaza etmek, onlar için daha temizdir (şüphe şaibesinden vic­danlarını daha çok temizler, fısk-u fücura düşmelerini önler, dini ve dünyevi bakımdan pek çok menfaat sağlar. Zira bakmak, zinanın postasıdır, bir kere bakmak bile kalbe şehvet tohumu saçar. Bazı şehvetler ne büyük afet ve fela­ketler tevlid etmiştir.) Şüphesiz ki Allah ne yaparlarsa hakkıyla haberdar­dır.

Daha geniş bir tefsir ile Allah Teala buyuruyor ki:

Ey Habibim! Sen mü'minlere de ki; onlar, daima gözlerini haramlara ka­pasınlar, yabancı kadınlara ve başkalarının avret yerlerine bakmasınlar. Göz­leri harama isabet ederse fitneye düşerler. Eğer gözleri haram olan bir şeye kasıt olmadan isabet ederse bakmaya devam etmeyip hemen çevirsinler, gözleri dolusu doya doya hiç bakmasınlar. Gittikleri yollarda, girdikleri ev­lerde, çalıştıkları yerlerde gözlerine sahib olsunlar ki, nefs-i emmarenin, şeh­vetin ve şeytanın şerrinden emin olabilsinler.

Onlara şunu da emret ki; ırzla­rını, apış aralarını zinanın emarelerinden ve öncü olabilecek sebeplerinden dahi korusunlar ve avret mahallerini örtsünler. Bu suretle töhmet mevkiinden, zina İle ittiham olunmak ve İftiraya uğramaktan beri olurlar. İşte şu; gözlerini ve zina aleti olan yerlerini muhafaza etmek, onlar için son derece temizliktir, şaibelerden esirgeyicidir. Şüphe yok ki Allah Teala yaptıkların­dan ve yapacaklarından tamamen haberdardır.

Erkeklerin, nelere göz gezdir­diğini, neleri duymak-duyurmak istediklerini, a'zalarını ne gibi hislerle tahrik ettiklerini, ne maksat beslediklerini, ne yapmak istediklerini, ne düzenler kurduklarını ve ne düşündüklerini, hasılı; bütün sun'u san'atlarım hain gözle­rin kapaklarının kaldırılıp indirilmesine varıncaya kadar her şeylerini bilir ve ona göre cezasını veya mükafatını verir. Çünkü ne yerde, ne gökte O'na hiç­bir şey gizli kalmaz!..

İşte bunu böyle bilen ve böylece inanan bir insanın eli, hiçbir kötülüğe varmaz!..


Sebeb-i Nüzul


İbn-i Merdûye Ali İbn-i Ebi Talib (r.a.)"den tahriç etmiş, şöyle demiştir:

"Resûlullah (s.a.s.)'in zaman-i saadetlerinde bir adam, Medine yol­larının birinden geçti, bir kadın görüp ona baktı. Kadın da ona baktı, bu sebeple şeytan onlara vesvese verdi, her ikisine de;

"O hoşuna gitti­ğimden, beni beğendiği için bana baktı." fikrini ilka eyledi. Bu adam, bir bahçe duvarının yanıbaşında yürüyordu, hem de o kadına bakıyor­du, derken bu sırada duvar onu birden karşıladı (ona çarpıldı) ve burnu­nu yardı. Bunun üzerine dedi ki:

“Vallahi, Resûlullah'a (s.a.s.) varıp da O'na bu işimi haber vermedikçe bu kanı yıkamayacağım." Hemen Resûl-i Ekrem'in (s.a.s.) huzuruna geldi ve hadisesini O'na anlattı. Nebi Muhterem (s.a.s.):

"işte bu, günahının cezasıdır." cevabını verdi.

Kimi, dünyada iken çeker cezasını böyle, kimi de ukbada!..

Hakk Celle ve Ala hazretleri; erkeklere, gözlerini haramlardan çekip çe­virmelerini, ırzlarını ve avret yerlerini zinadan ve açılmaktan muhafaza et­melerini emrettikten sonra, kadınlara da aynı hükümlerin lazım ve farz oldu­ğunu beyan etmek üzere Nûr Sûresi'nin 31. ayetinde şöyle buyuruyor:

"Ey Habibim! Mü'mine kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan çekip sakınsınlar, ırzlarını, avretlerini korusunlar. Ziynetlerini açmasınlar. Bun­lardan görünen kısmı müstesna; Başörtülerini yakalarının üzerine vursun­lar. Ziynetlerini hiç kimseye göstermesinler.

Ancak kocalarına yahut kendi babalarına yahut kocalarının babalarına, yahut kendi oğullarına, yahut ko­calarının oğullarına, yahut kendi biraderlerine, yahut kendi biraderlerinin oğullarına, yahut kız kadeşlerinin oğullarına, yahut kendi kadınlarına, yahut sağ ellerinin malik olduğu cariyelerine, yahut erkeklerden ihtiyaç sahibi ol­mayan hizmetçilerine, yahudda kadınların avretlerine vakıf olmayan çocuk­lara müstesna (bunlara karşı ziynetlerini izhar edebilirler, bunda bir günah yoktur). Ve gizledikleri ziynetleri bilinmek için ayaklarını vurmasınlar. Ve hepiniz Allah'a tevbe edin ey mü'minler! Ta ki felah bulabilesiniz."

Allahu Teala Hazretleri; mü'min kullarının kadınlarını, kızlarını ve hem­şirelerini, ağyarın zehirli nazarlarından, hain gözlerden korumak, cahiliyye kadınlarının hal ve sıfatlarından apayrı bir sıfata onları sahib kılmak, kendi­lerini müstesna meziyetlere mazhar buyurarak iffet ve faziletin kemaline ulaştırmak için imanlı hatûnlara ayette geçen bu emirleri vermiş; "Habibim, sen onlara söylersen onlar bunları derhal kabul edip emredildiği gibi yerine getirirler." demek istemiştir. Ehl-i İslam hatûnları da, Allah'a ve Resulüne aşırı itaatkar olduğundan bu ilahi emirleri hemen olduğu gibi ka­bul etmişler ve hayatlannda aynen tatbik eylemişlerdir ki, bunun misallerini bir müddet sonra göreceğiz...

Bu ayet-i kerimede Vacib Teala; erkeklere emrettiği; "Gözlerini ha­ramlardan sakınmak, ırzlarını ve avretlerini hıfzetmek" vecibesini ka­dınlara da emretmiş; şu kadar ki onlara; "Ziynetlerini, kocalarından ve en yakın akraba olan mahremlerinden başkalarına açmamaları teklifini" ziyade eylemiştir.

Cahiliyyet devrinde kadınlar -son cahiliyyet çağı olan günümüzde oldu­ğu gibi-; kolları, baldır bacakları açık, göğsü gerdanlığı açık bir halde, süsle­nerek, vücudunun en ilginç yerlerini ve saçlarının dalgalarını teşhir ederek, alnını aça aça (!) hiç sıkılmadan erkekler arasında gezip dolaşırlardı. Onlann şehvetlerini tehyiç edip kışkırtmaya çalışırlardı. Gizli olan ziynetlerinin bi­linmesi için, ayaklarını yere sert basarak halhal, bilezik gibi ziynetlerine ses çıkartıp nağme yaptırırlardı. Ta ki bu cazib sesi erkekler duysun da kalble-rinde maraz olan bozuk selikalı kimseler onlara meyi etmiş bulunsun...

İşte Kerim ve Rahim Rabbimiz; bütün bu hayasızlıkları haram kılıp, mezkûr emirleri ile imanlı hatûnlara iffet ve na-mütenahi bereket ve nezahet kazandırmıştır.


Sebeb-i Nüzul


Müfessir İbn-i Kesir, Mukatil İbn-i Hayyan'dan rivayet etmiş, o demiştir ki; bize ulaştı -Allahu a'lem- Cabir İbn-i Abdullah el-Ensari tahdis etmiştir ki; Mersed'in kızı Esma, Beni Harise mahallesinde bulunan hurmalığında idi. Kadınlar carlarına bürünmemiş oldukları halde onun yanına bahçeye gi­riyorlardı, bu yüzden ayaklarında bulunan ziynetler (halhallar) açılıyor, ger­danları ve saç örgüleri görünüyordu. Bunu gören Esma (r. anha):

"Şu hal, ne kadar çirkindir!" dedi. Bunun üzerine Allahu Teala bu ayeti inzal buyurdu.

Bu Ayetlerden İstinbat ve İstifade Edilen Şer'i Hükümler: Birinci Hüküm: Yabancılara bakmanın hükmü nedir?

Birinci ayette: "Habibim, mü'minlere söyle...", ikinci ayette de: "Mü'minelere: Ehl-i iman olan kadınlara söyle de; gözlerini aşağı indir­sinler, bakmak haram olan yerlere de kapasınlar, eğer sen bunu söyler­sen onlar, -büyükler karşısındaki ehl-i edeb şivesi gibi- aşağıya, önlerine bakarlar, harama bakmaktan gözlerini sakınırlar..." mealindeki cümle ile, Din-i İslam; yabancı kadınlara, bakılması haram olan yerlere ve şeylere bakmayı haram kılmıştır.

Binaenaleyh kendisine bakmak caiz olmayan, ha­ram olan şeylere bakmaktan gözü çevirip men'etmek farzdır ve bir kimsenin kendi zevcesi ve mahremi olan kadınlardan başka bir kadına bakması helal değildir. Kadınların da yabancı erkeklere -şehvetle- bakmaları ve bilhassa bakması caiz olmayan yerlere, avret mahallerine bakmaları haramdır, gözle­rini haramlardan sakınmaları farzdır.

Gözün, bakmanın sebep olduğu fısk-u gücûr, fitne vefesad gayet çok ol­duğundan Hz. Allah (c.c), ilk önce onu hıfzetmeğe irşad etmiş ve gözün mu­hafazasını, zina mahalli olan avret yerinin muhafazasından evvelce emret­miştir. Zira bakmak (göz), zinanın postası ve fücurun elçisidir. Zinaya öncü sebep gözdür, ilk ilişki onun görmesi ile başlar. Bakmak, pek çok serlere, fe­nalıklara kapı açar. Büyük yangınlar, küçük kıvılcımlarla başlar. Birha-dis-i şerifte buyurulmuştur:

"Şüphe yok ki nazar; bakmak, iblisin oklarından bir zehirli oktur (o, bu zehirli okunu, gözler vasıtası ile atar, adeta bir zehirli şua gibi, bakılanı ya­kar). Her kim bunu (haramlara bakmayı) benim azabımdan korktuğu için terk ederse ona, bunun bedeli olarak bir iman veririm ki, onun tadını; zevki­ni kalbinde duyar."

Buhari Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivayet etmişlerdir, Nebiy-i Muhterem (s.a.v.) şöyle buyur­muşlardır:

"Şüphesiz Allah, Ademoğluna zinadan nasibini yazmış (takdir etmiş) tır. Hiç çaresiz o buna (mukadder olan bu akıbete) erişecektir. İmdi gözlerin zi­nası (bakması helal olmayanlara şehvet kasdiyle) bakmaktır. Dilin zinası da (haram veçhile, zevkle) konuşmaktır. Nefis ise, (fı'len zinayı) temenni ve arzu eder (bu iştiha ve arzu da nefsin zinasıdır.) Tenasül uzvu da ya (bilfiil zina ederek) bunu tasdik eder; gerçekleştirir, yahut da (bırakarak) yalanlar." Müslim'in diğer rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

"Ademoğluna, zinadan nasibi takdir olunmuştur. Ademoğlu, mukadder olan nasibini behemehal bulacaktır. İmdi iki göz, onların zinası bakmaktır. İki kulak, onların zinası (yabancı kadının sözünü) dinlemektir. Lisan, onun

Zinası (bir yabancı kadınla zinaya sürükleyecek tarzda) konuşmaktır. Elin zi­nası da tutmak (dokunmak)tır. Ayağın zinası ise, (haram olan şeylere) yürü­mektir. Kalb de meyl-ü muhabbet eder ve temenni eyler. Bunu (zikredilen zi­nanın Öncü sebeblerini) tenasül uzvu ya (zina etmekle) tasdik eder (doğrular) veya (terketmekle) bunu yalanlar."

Demek ki zina, yalnızca tenasül uzuvları ile işlenmiyor. Göz, dil, el gibi aza ile de zina yapmak mümkün oluyor, çünkü bunlar, zinaya müncer olu­yor. Bu işaret ettiklerimizin her biri mecazi zina çeşitleridir. Binaenaleyh bu uzuvları da, kendileri ile işlenecek fenalıklardan muhafaza etmek muhakkak ki lazımdır. Ta ki zinaya açık kapı kalmasın!..

Bir başka hadis-i şerifte de Peygamber (s.a.s.) Efendimiz buyurmuşlardır ki:

"Kıyamet gününde her göz ağlayacaktır. Ancak Allah'ın haram kıldığı şeylerden men'edilip kapanan göz ile fisebilillah uyumayan (ehl-i islam'ı kafirlerden korumak gibi bir maksadla uyanık duran) göz, bir de Allah (c.c.) korkusundan, kendisinden sinek başı misali yaş çıkan göz müstesna (bu göz­lerin sahihleri Yevm-i Kıyamette güleceklerdir.)"

Bir erkeğin, başka bir er kişinin avret yerine bakması, kadınlara nasıl ha­ram ise; kadınların da, erkeklerin avret yerine -şehvetsiz de olsa, fitne korku­su bulunmasa da- bakması haramdır. Yukarıda beyan ettiğimiz veçhile erkeklerde avret yerinin asgari haddi; göbek altından dizlere kadardır. Erkeklerde örtülmesi ve hıfzedilmesi farz olan avret mahallinin en az kısmı yakinen bilinen bu miktardır. Fazlası ise sünnettir. Kadınlarda ise setri farz olan avret yeri, tepeden topuğa kadardır.

İşte bir kadının, erkeklerin avret mahalli olmayan yerlerine; göbek ile diz kapaklan arasının dışına şehvetle bakması haramdır. Şehvetsiz bakarsa haram olmaz. Evet kadının, gözünü yabancılardan tamamen çekip sakınması muhakkak onun için çok hayırlı ve daha güzeldir, nezihliğine delildir. Ebu Davud: [506]Ümm-ü Seleme (r. anha) dan rivayet etmiş; mü'minlerin annesi Ümm-ü Seleme şöyle demiştir:

Resulullah (s.a.s.)'in yanında idim. Onun nezdinde (diğer zevcesi) Meymûne de vardı, Derken (öteden ama Abdullah) İbn-i Ümm-ü Mektam bize doğru yöneldi. Bu hadise, bizim tesettürle emrolunmamızdan sonradır. “Ondan gizlenip saklanınız." buyurdu. Biz;

“Ya Resûlullah mi, o bizi göremez ve tanıyamaz ki?” dedik. Bunun üzerine Nebi (s.a.s.) bize:

“O, ama (kör) değil” Resûlullah (s.a.v.):

"Siz, ikiniz de kör müsünüz? Siz onu görüyor değil misiniz?" buyurdular (ve bizi gizlenmeye mecbur ettiler)".

İşte bu hadisle hüccet; delil tutarak ulema-i kiramdan bir çokları; kadın­ların, yabancı erkeklere bakmasının -şehvetle olsun veya olmasın- hiçbir veçhile caiz olmayacağına kail olmuşlardır. Şehvetsiz olarak yabancı erkek­lerin avret mahallerinin haricine bakmalarının caiz olduğuna hükmedenler ise, diğer bir çok hadis-i şeriflerle delil getirmişlerdir. Bundan sakınmanın, evla ve efdal olduğunu unutmamalıyız...

Şu halde hudûd-u ilahiyyeyi; ahkam-ı şer'iyyeyi tasdik eden mü'minler ve mü'mineİer; zinadan, fuhşiyattan ve buna müncer olabilecek ihtilattan be­hemehal sakınıp gözlerine sahib olmalı, ırz ve namuslarını mutlaka koruma­lıdırlar. Kendi zevceleri ve mahremlerinden başkasına kasden atf-ı nazarda bulunmamalıdırlar.

Şayet bir kadına veya bir erkeğin bakılması caiz olma­yan avret mahalline gözü ansızın, bi'lakasd isabet edecek olursa gözlerini derhal başka tarafa çevirmeli veya önlerine eğmelidirler. Kasıt olmaksızın birden görüvermiş olmakta -hemen sarf-ı nazar kılmak şartiyle- bir günah yoktur. Bundan dolayı muahaze olunmazlar. Çünkü insanın iradesi dışında olmuştur. Şanı yüce Allah, kullarını, takatları fevkında olan bir şeyle mükel­lef tutmamıştır. Kasd-u irade olmaksızın bakmak ise, takatin fevkındadır. Bundan dolayı muahaze yoktur.

İmam Ahmed,ve Tirmizi rivayet etmiş; Cerir İbn-i Abdullah Beceli (r.a.) şöyle demiştir:

"Resûlullah (s.a.v.)'den, ansızın bakmanın (bir kasıt olmaksızın, kar­şıdan çıkageleni birden görmenin) hükmünü sordum. O da bana, gözümü çevirmemi emir buyurdu."

Ebu Davud Büreyde (r.a.) den tahriç etmiş; Nebiyy-i Musaffa (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:

"Ya Ali! Bir bakışa, bir kere daha bakmayı tabi kılma (yani; ansızın, kasdın olmaksızın bir kere bakmanın ardından kasden bir kere daha bakma). Çünkü ilk bakış senin için (afvedilmiş)dir. Diğeri ise, senin lehine değil ( aleyhine )dir."

Ansızın bakmak, gaflet halinde olur, karşıdan çıkagelen -mesela;- kadın, irade dışında görülmüş olur. Hiç kimse için, ansızın gördükten sonra zevk alarak dönüp de ikinci kez bakması helal olmaz, kasden baktığı ve isteyerek devam ettirdiği için günahkar olur. Zira bu (kasıdlı bakış), fıtne-fesada da'vet edicidir ve fuhşa götüren bir yoldur... Mü'minler, gözlerini haramlara karşı kapamanın da ecr-ü sevabına nail olacaklardır. Peygamber (s.a.s.) efen­dimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Hiçbir müslim kimse yoktur ki; bir kadının güzelliklerine baksın, sonra gözünü çekip çevirsin de, Allahu Teala bunun yerine ona, tadını duyacağı bir ibadet vermesin (bu, mümkün değildir. Behemehal onu, gözünü kapama­sının yerine, tadını duyacağı, zevk-ı ruhaniye gark olacağı bir ibadete mu­vaffak kılacak, yaptığı ibadetlerden zevk aldıracaktır)

İşte göz, bakmak meselesi bu kadar mühimdir. Gözü hıfzetmek, gönüle sürür, kalbe de nûr kazandırır. Hz. Allah (c.c.) bu müstesna ni'meti bize; ka­dına kıza bakmak, sinema seyretmek ve televizyonun iğrenç sahnelerini temaşa eylemek gibi, sûi isti'mal etmek; kötü yerlerde kullanmak için değil; kendimize ve kainata nazar-ı dikkatle bakmak, enfüs-ü afakta, delail-i kud­retten ve asar-ı rahmetten neler olduğunu ve nice kudret bediası harikalar bu­lunduğunu görüp de ibret almak ve -biz dahil- bütün varlıkların mutlak sahi­bi ve maliki olan Allahımıza yönelip yalvarmak için bahsetmiştir.

Göklerde ve yerde Allah'ın varlığını, birliğini ve kemal-i kudretini isbat eden nice ayetler vardır -hatta kendi nefislerimizde nice delail-i kudret ve bedai-i san'at mevcuttur- ki basireti kör insanlar üzerine basıp geçerler de onları gör­mezler.

"Küre-i Arzda, kamil bilgi ve yakın sahihleri için (Cenab-ı Hakk'ın; kud­ret, rahmet ve namütenahi ni'metine elalet eden) nice ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de dahi. Hiç mi görmüyor musunuz?"

İkinci Hüküm: Ftirûcu hıfzetmek; ırzları ve avretleri korumaktır.

Fürûcu hıfzetmek; apış aralarını (ırz ve avretleri) korumak iki suretle olur:

a- Zinadan men'etmek, bütün fuhşiyyattan son derece sakınmakla olur. Nitekim Allahu Teala;

"(Felah bulup muradına erecek olan mü'minler daha Öyle kimselerdir ki) Onlar, fürucunu; ırzlarını (zinadan ve benzeri fuhşiyattan) koruyucudurlar." ayeti ile onları sena etmiştir. Bunu takib eden ayetlerde ise de şöyle buyurmuştur:

"Şu kadar ki, zevcelerine ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeler) na karşı olan halleri müstesnadır. Çünkü onlar, bunlardan korunmadıkları için kınanmış değildirler.

O halde kim bunların (zevceleri ile cariyelerinin) ötesini ister (bu ikiden başkası ile şehvetini kaza etmek murad eder)se şüphe yok ki, onlar haddi aşanlardır."

b- Örtülmesi farz ve açılması haram olan avret mahallerini tamamiyle setretmek ve iyice örtmekle tahakkuk eder. Nitekim Behz İbn-i Hakim tan­kından gelen İmam Ahmedrin ve Sünen sahiblerinin hadisinde;

"Avretini (tamamen setretmekle), zevcen ve sağ elinin malik olduğu cari­yenden başka herkesten hıfzet, sakla." Duyurulmuştu.

Üçüncü Hüküm: Zinetleri izhar etmemek (açıp göstermemektir).

Ayet-i kerimedeki; "Ve ziynetlerini açmasınlar. Ancak bunlardan açılan (veya açılmasında zaruret olan) kısım müstesna", fıkrası ile, kadınla­rın yabancılara karşı ziynetlerini açmaları, ağyara göstermeleri haram kılın­mış, bunun haram olduğu bildirilmiştir,

"Ziynet", iki kısımdır:

a- Boy bos güzelliği, cild cehre güzelliği ve kaş göz dilberliği gibi, asıl yaratılışta olan fiziki güzellik ve fıtri cemaldir.

b- Tac, küpe, gerdanlık, bilezik ve benzeri huliyyat (ziynet eşyası) ile; sürme, kına benzeri sun'i süsler ve bir de elbise süsleri gibi şeylerdir. "Ziy­net" denince örfte akla ilk önce bunlar gelir. Acaba bu ayet-i celiledeki "Ziynet'ten murad, bunlardan hangisidir?

Bazıları, fiziki cemali ve fıtri güzelliği ziynetten saymamışlarsa da, Cumhur; bu ayetteki "ziynet" lafzının her ikisine de şamil olduğuna, binae­naleyh yaradılışta olan asıl güzelliği de ve sürme, kına, bilezik, küpe, elbise gibi harici güzelliği de açmanın haram ve örtüp gizlemenin farz olduğuna kail olmuşlardır. Çünkü ziynet; kadının güzelliğini izhar eden ve yabancıla­rın rağbetini, meyl-ü muhabbetini celbederek fitneye düşmelerine sebep ola­bilecek şey demektir.

Ağyarın ilgisini; sun'i olan tabii güzelliğin çekeceği muhakkaktır. Gayet mutedil biçimde yaratılmış bir kadın vücûdundan daha güzel hangi ziynet vardır? Hem böyle elbise, bilezik ve şaire gibi arızi ve ha­rici olan ziynetlerini açmak bile menhi (yasak) ve haram olunca banların mahalli olan ziynet uzuvlarını açmak öncelikle haram ve yasak olur. Çünkü fıtri güzellik, calib-i dikkat olan vücut yapısı, sun'i ve harici ziynetlerden çok daha fazla meftun eder, ilgi çeker. Binaenaleyh ma'na; "Bedenleri ve ziynet mahalli olan uzuvları açmak şöyle dursun, üzerindeki ziynetleri bile aç­masınlar." demek olur.

Bunun içindir ki; hilkatte olan fıtri cemali ve bünye-beden güzelliğini ziynetten saymayanlar bile, kadının bedenine ve uzuvlarına bakmanın haram olduğuna ittifak etmişlerdir. Şu halde vücudun ziynet mahallerini açmanın haram olduğu ittifakla sabit olmuştur.

Alimlerden bir kısmı da burada, muzafı hazf etmek veya zikr-i hail, ira-de-i mahal ile bir mecaz göstermek suretiyle; "Kadınlar; fıtri, hilkaten ziy­netleri demek olan bedenlerinden hiç bir tarafı açmasınlar." diye tefsir etmişler ve buna karine olarak da şunu göstermişlerdir:

Bilindiği gibi; sun'i ve harici olan ziynetler kadının bedeninden ayrı ol­duğu, kadının, onlarla süslenmediği zaman bu ziynet eşyasına bakmak ve alıp satmak ittifakla caizdir, mubahtır. Bir de kadının esas ziyneti, fıtri olan cemali ve vücut yapısındaki hilkat güzelliğidir.

Sun'i ziynetten gaye de bede­ni süslemektir, ziynetini artırmaktır. Binaenaleyh bu ayetteki -açılması ha­ram kılınan- ziynetten maksad, sırf beden; vücut güzelliğidir. Çünkü kadın­ların bir çoğu sun'i, arızi ziynetten hali bulunmakla beraber yaratılışlarında olan tabii ziynet cümlesinde mevcuttur ve kadın bedeninin, haddizatında bir ziynet olma nazarından bu tahsisin, yani; "Ziynet mahalli olan bedenleri­nin hiç bir yerini açmasınlar" tarzında tefsirin bir karine-i müeyyidesidir.

Kadınların, uzuvlarında bulunan harici ziynetlerine bakmak bile haram olunca, o ziynetlerin mahalli bulunan asıİ hılki ziynetlere bakmak bi't-tariki'l-evla haramdır; bakmak da haramdır, açmak da haramdır, her ikisi de büyük günahtır. Zira yüz sürme ve sürgü yeri; baş. tac yeri; saç, örgü ve büklüm mevkii: kulaklar küpe; boyun sine gerdanlık; el, yüzük ve kına; bilekler bile­zik; baldırlar halhal yeri ve eller gibi ayaklar da kına mevkileridir. Bedenin, bunların dışında kalan kısımları ise zaten açılmaz...

A'ıaf Sûresi'nin 31. ayetinde; elbiseye de; "ziynet" denildiğini görmüş­tük. Şu halde; burada izahı ile meşgul olduğumuz ayet-i kerideki "Ziynet" mefhûmunun, fıtri olan hılkiye de, sun'i olan hariciye de şamil olduğunda şüpheye mahal yoktur. Cemal ve ziynetin hakkı ise; tecellisini ehline hasret­mek, onu ağyardan gizlemektir. Aksi halde, ziynet ve cemal olmaktan da çı­kar da, mübtezel bir zillet olur!..

Hüsn, olsa da vacihüHecelliy

Gizler onu hak nikah içinde.

Ağyarına gösterir mi Hurşid

Didarını hiç o tab içinde.

Dördüncü Hüküm; "Ancak bu ziynetlerden açılan (veya açılmasında zaruret olan) kısmı hariç" mealindeki istisnadır.

Binaenaleyh zuhuru tabii olan ve adetin, açılması ile cari olduğu ziynet­ler, bu hükümden müstesna olup başka bir hükme tabidir. Bunlar, örtünün; giyilen elbisenin dış tarafı ile el ve yüz ve el ile yüzde bulunan yüzük, kına ve sürme gibi ziynetlerdir. Binaenaleyh bunları yabancılara göstermekte -eğer fitne melhuz değilse- bir beis ve muahaze yoktur.

Zira örtünün kendisi de kadının bir ziynetidir. Tabiidir ki, bunun dışı görünecektir. El ve yüzün de namazda, keza ihramda açılması adet-i cariyedir. Ebıı Davud'un Uz. Ai-şe'den tahriç ettiği hadisinde Peygamber (s.a.v.), Hz. Esma'ya; "Ya Esma! Kadın bulûğa erince onda görülebilecek olan şey ancak şudur." demiş ve kendi mübarek yüzüne ve ellerine işaret etmiştir.

Bir de iş yaparken, lazım olan eşyayı tutarken ve hatta örtüsünü örterken bile elin açılması kaçınılmaz olduğu gibi, zaruri olan görmek ve nefes almak hasebiyle yüzün diğer uzuvlar gibi tamamen örtülmesinde haraç; meşakkat vardır. Bundan başka; şahidlikte, nikahta ve mahkemede yüzün açılmasına ihtiyaç vardır. Şu kadar ki;

"Zaruretler, kendi mikdarmca takdir olu­nur." kaidesine binaen, bu ruhsatlar zaruret haddini geçmemelidir. Zaruret mikdannı geçmemek şartiyle bunların açılmasında beis yoktur. Fakat bunlar­dan madasmm açılması, bakılması, görülmesi ve gösterilmesi kat'iyetle ha­ramdır ve na-mahremlerden saklanması behemehal lazımdır. Şafii ve Hanbeli mezhebi erinde; ellerin ve yüzün de -namaz dışında- arvet olduğunu ve binaenaleyh bunları da gizlemek lazım geldiğini daha evvel bildirmiştik.

Çünkü kadının yüzüne bakmanın tevlid edeceği fitne, bedenin diğer -bilek, baldır, baş, boyun, saç gibi- aksamının tevlid edeceği fitneden daha az -muhakkak ki- olmayacaktır. Çünkü cemalin aslı yüzdür.

Bütün mahisen; gü­zellikler orada toplandığı için yüz, menba-ı fitnedir ve zinanın postası, fücurun elçisi olan göz de yüzdedir. Binaenaleyh iffet ve izzet-i nefs ehli olan şerefli, isiam hatûnlarının, son derece ihtiyatlı olmaları ve kendilerine; saç tellerine varıncaya kadar vücudun her zerresini ağyarın zehirli nazarla­rından ihtimamla korumaları elzemdir...

Burada, Mekke-i Mükerreme'de Şeriat Külliyesi (fakültesi)nde Üstad M. Ali El-Sabûni'nin mühim bir mütaleasım kaydetmek isterim. Şöyle:

"Derim ki; yüzün ve ellerin avret olmadığına kail olan müctehid imamlar, yüzün ve ellerin üzerinde ziynet diye birşeyin bulunmamasını ve orada (yüz ile eller açık olduğu takdirde) fitne melhuz olmamasını şart koşmuşlardır. Fakat bizim zamanımızda kadınların, kendilerini güzel­leştirmek maksadiyle yüzlerine ve ellerine sürdükleri boyalar, pudralar ve bununla yollarda erkeklere karşı açılmalarına gelince; bunun, bütün imamlarca haram olduğunda şüphe yoktur.

Sonra imamlardan bazılarının: "Yüz ve eller avret değildir." deme­lerinin ma'nası "Yüzü ve elleri açmak vadb olur veya bu, sünnettir; bunları örtmek bid'attır." demek değildir. Şüphesiz bu, hiçbir müslü-manın söyleyemiyeceği bir şeydir. Bunun ma'nası ancak: "Zaruret ha­linde ve fitneden de emin olmak şartiyle yüzü ve elleri açmakta bir beis yoktur." demektir.

İmdi şeytanın avanesinin çoğaldığı ve fisk-u fücurun şüyu bulduğu böyle bir zamanda, yüzü açmanın caiz olduğunu, ne ule­madan, ne de ukaladan kimse söyleyemez. Zira ümmet-i Muhammed içerisinde ve bilhassa ecnebi kadınlarını taklid etmeleri yüzünden ka­dınlar arasında yaygın hale gelen bu hastalığı (açılma derdini), bu vebayı gören bir kimse, yüzü açmanın haram olduğuna kat'iyetle hükmeder (meğer ki fıtratı bozulmuş olsun). Çünkü fitnenin zuhuru kuvvetle muhte­meldir, fesad çıkacağı muhakkaktır ve kötülüğe çağıranlar her tarafa dağılmıştır. Biz bugün, İslam'ın yüce adabına sarılan ve: "Habibim, mü'minlere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar..." gibi bir Allah kelamı­na ve:

"Gözünü haramdan çevir." gibi Peygamber hitabına kulak ve­ren ahlakan yükselmiş, tertemiz bir toplum bulamıyoruz. Binaenaleyh böyle bir asırda ve devirde ihtiyatlı olmak vacibtir. Allah dilediği kimse­yi, Sırat-ı Müstakime; doğru yola hidayet buyurur."

Beşinci Hüküm: ayeti ile sabit olan baş örtüşüdür. Ma'nası da:

"Ve başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar" demektir. Ve daha ge­niş olarak:

"Başörtüsü ile başlarını, saçlarını, kulaklarını, boyunlarını, gerdanlarını, sinelerini sımsıkı örtsünler, bunları açık tutmasınlar ve bu emri hakkıyle yerine getirecekleri başörtüsü kullansınlar da, cahiliyyet kadınlarına benzemekten kurtulsunlar." demektir.

Zira -müfessirlerin nakline göre- cahiliyyet devrinin kadınları, hiç de baş örtüsü kullanmaz değillerdi. Başörtüsü alırlardı, takat yalnız enselerine bağ­lar veya arkalarına bırakırlardı. Yakaları önden açılır, gerdanları, gerdanlıkları, boyunları ve bu saç örgüleri, kulak küpeleri gibi ziynetleri görünürdü.

Hiç çekinmeden ve vaziyetle erkekler arasında dolaşırlardı. Demek ki zama­nımızda asrilik ve medeniyyet sayılan açıklık, saçıklık böyle eski bir cahiliyyetin şiarı, cahilane bir adetin ihyasıdır. Yüce İslam Dini, böyle açıklığı, ha­yasızlığı nehyedip haram kılmış ve baş örtülerinin yakalar üzerine -her tarafı kapatacak şekilde iyice- vurulmasını emrederek tesettürü farz eylemiştir.

Görülüyor ki bu emirde tesettürün yalnız farz olduğu değil, bir suret-i mahsusası (özellikle tatbik şekli) de gösterilmiştir ki; kadın edeb ve nezahetinin en güzel ve seçkin ifadesi bundadır, durumladır. Demek ki İslami teset­tür ve onun birinci şartı olan başörtüsü, bir zillet ve mihnet asla değil, bir ziynet ve izzettir. İffetin tam ifadesidir. Bunun içindir ki, bu ayet-i celile na­zil olunca İslam hatunları hemen başlarını örtmüşler ve bu ilahi emri aynen yerine getirmişlerdir.

İmam Buhari -tefsirde- ve Ebu Davud tahriç etmiş, mü'minlerin annesi Aişe (r. anha) şöyle demiştir:

"Allah ilk muhacir kadınlarına rahmet eylesin; şu (başörtülerini yakala­rı üzerine vursunlar) ayeti nazil olunca -en sık, en kalın- futalarını yardılar da onunla başlarını örttüler." Bu hadisi Nesai de rivayet etmiştir:

İbn-i Ebi Hatim -senedi ile- Şeybe'nin kızı Safiyye'den rivayet etmiş, o şöyle demiştir:

"Bir ara biz Uz. Aişe'nin yanında bulunuyorduk, derken Kureyş kadınla­rından ve onların faziletinden bahsettiler. Bunun üzerine Aişe (r. anha) dedi ki:

Kureyş kadınlarının, şüphesiz üstünlüğü vardır. Ancak ben, vallahi Al­lah'ın kitabını en çok tasdik etmek ve tenzil buyuruları ayetlere kesin iman etmek bakımından, Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Süre-i Nûr'un: "Baş örtülerini yakaları üzerine vursunlar." (mealindeki) ayeti inzal buyurulunca; erkekler, Allah'ın kadınlar hakkında kendilerine inzal eylediği (ayat ve hükümlerini kendilerine okumak için hemen ailelerinin yanına git­tiler. Er kişi; karısına, kızına, kızkardeşine ve akrabası olan her kadına oku­yor (Allah'ın emrini tebliğ ediyor)du.

Bunlardan hiçbir kadın kalmadı, ne kadar varsa her biri futasına kalkıp -Allah'ın Kitabından inzal eylediğini tasdik edip inandığı için- onunla başını (örtüp) sardı. Resûlullah'ın arkasın­da (sabah namazında) başlarını kapatmış oldukları halde bulundular. Sanki başları üzerinde siyah kargalar vardı!.."

Bu hadisi, daha kısa bir lafz ile Ebu Davud da riva­yet etmiştir. Yine Ebu Davud [515]Ümmü Seleme (r. anha)nın şöyle dediğini tahriç eylemiştir:

"(Ahzab Sûresinin) "Cilbablarını üzerlerine giysinler" mealindeki 59. ayeti nazil olunca Ensar kadınları çıktı. Giydikleri örtülerden dolayı sanki başları üzerinde siyah kargalar vardı (demek ki başlarını tamamen siyah ör­tü ile kapatmışlardı)".

İmam Buhari [516]rivayet etmiş: Aişe (r. anha) şöyle demiştir:

"Mü'mine kadınlar, futalarına bürünmüş oldukları halde Resûlullah (s.a.s.) ile beraber sabah namazını kılmaya gelirlerdi. Sonra namazı kıldık­ları zaman evlerine dönüp giderlerdi. Karanlık (ve kapalılıktan onları hiç kimse tanıyamazdı".

Ehl-i İslam kadınları, işte böyle olmalıdır; Peygamber (s.a.v.)'in zevcele­rini ve Sahabe-i kiram hatûnlarını örnek almalı, onlar gibi olmaya çalışmalı­dır. İffet ve faziletlerini payimal etmiş hayasızlara benzemekten şiddetle ka­çınmalıdır. Çünkü büyükleri ve Allah'ın sevgili kullarım seven, onlara benzemeye özenen kimseler büyük insan olurlar ve şefaatlerine mazhar bu­lunurlar. Baş örtüsü hakkında Kur'anda sarih bir hüküm yoktur, diyen akidesi bozuk zavallıların dümûra uğramış akıllarına şaşmamak icab eder!..

Altıncı Hüküm: Kadın, bu ayette istisna edilen mahremlerine karşı ziy­netlerini açabilir.

Ayet-i celile beyan etmiştir ki; kadının ziynetleri iki kısımdır:

a- Açılan, açılması tabii olan ve izhannda zaruret bulunan -açık- ziy­netler.

b- Mahremlerden başkasına açılması caiz olmayan -bilezik, halhal, ba-zu-bend, gerdanlık, tac, küpe gibi-, bakılması haram olan gizli -gizlenmesi farz olan- ziynetler.

Kadınların; bu kabil ziynetlerini, bu ziynetlerin mahallerini; takıldığı mevkileri açmaları da haramdır ve mahremi olmayan -yabancı- erkeklerin bakmaları da haramdır. Zira bu emir, hane içinde veya dışında diye kayidh değildir, bu cihetle mutlaktır. Ancak zahir; açık ziynetler (eller ile yüz) istis­na edildiği gibi, gizlenen -gizlenmesi farz olan- ziynetlere ve bu ziynetlerin bulunduğu yerlere (uzuvlara) bakmaları helal ve caiz olanlar da istisna edile­rek işbu tesettürün farz olmasının, namahremlere karşı olduğu anlatılmıştır ve bu tesettürün kıymetini ve ehemmiyetini göstermek için bir daha te'kid ile şöyle buyurulmuştur:

"Ve ziynetlerini hiç kimseye açmasınlar. Ancak kocalarına, yahud kendi babalarına yahud kocalarının babalarına (İlh...) açabilirler..."

Bu ayette; kadınların gizli ziynetlerine bakmaları caiz olan müstesnalar on ikidir. Bunlara karşı ziynetlerini bir dereceye kadar izhar edebilirler ve bunlar da mahremleri bulunan kadının ziynetine bir hadde kadar bakabilir­ler. Şimdi biz, bu on iki sınıfı mufassal olarak, mertebelerine göre bir bir zükr-ü beyan edelim. Bu müstesnalar:

1) Kocalardır. Kocaların zevcelerinin bedenlerinin tamamına bak­maları helaldir. Çünkü ziynetten asıl maksad onlardır. Binaenaleyh ko­ca, zevcesinden meşru surette her cihetle yararlanabilir. Kadınlar, kocaları için süslenip ziynet takınmak zorundadır. Onların tabii, sun'i; hılki ve harici ziynetlerinden istifade aslında yalnız kocalarının hakkıdır. Hatta erkeklerin; kendilerine karşı ziyneti terk ettikleri için zevcelerini dövmeleri bile caizdir. Şu kadar ki ma'hûd mahalle bakmamak evladır. Şu halde ey İslam hatûnları! Yabancılara karşı değil de, kocalarınız için -ancak onlar için- zinetleniniz!...

2) Kendi babalarıdır. Anadan, babadan dedeler de bu istisnada dahildir.

3) Kocalarının babalarıdır; kayın babaları. Onların pederleri de dahildir.

4) Kendi oğulları. Torunları da bu hükümde dahildir.

5) Kocalarının oğulları. Kocalarının torunları da böyledir. Çünkü bu kadın onların, üvey anne, üvey nineleridir.

6) Kendi (ana bir veya baba bir) biraderleri.

7) Biraderlerinin oğulları ve torunları. Çünkü o, bunların halası olur.

8) Kız dardeşlerinin oğulları ve torunları. Zira bunların da teyzeleri olur.

9) Kendi kadınları. Yani; müslüman kadınlar veya hizmet ve sohbetle kendilerine ihtisası olan iman ehli hürre kadınlar.


Bir Müslime Kadının, Kafir Kadın Yanında Açılması Caiz Olur mu?


Selef ulemanın ekserisi demişlerdir ki; "Bu ayette; "mü'mine kadınla­rın kendi nisası" demek "kendi dinlerinde olan müslüman hatûnlar" demektir. Binaenaleyh müslüman kadınların, hususiyyeti (özelliği)ni ta­nımadıkları yabancı kadınlara, gayr-i müslime kadınlara da açılmaları caiz değildir. Ziynetlerini bunlara açmak, yabancı erkeklere açmak gibi haramdır. Çünkü kafir kadınlar; mü'mine kadınları, yabancı erkeklere vasfedip tanıtmaktan sakınmazlar, günahtan korkmazlar. İbn-i Abbas, İbn-i Cüreyc ve Mücahid'in re'yi budur. İbn-i Abbas:

"Bir müslime -kadın- için, onu bir yahûdi veya nasrani kadının görmesi helal olmaz, ta ki onu kocasına vasfede (nitelendire) meşin." demiştir.

Mücahid de: "Bu ayetteki: "Kendi kadınlarından murad, müslime kadınlardır, ehl-i şirk kadınları, onların kadınlarından değildir. Binae­naleyh bir müsümenin, bir müşrike (kadın) yanında açılmaya hakkı yoktur." demiştir.

Said İbn-i Mansur, İbnü'l-Münzir ve Beyhaki Sünen'inde Ömer ibnü'l-Hattab (r.a.)'den O'nun; Ebu Ubeyde İbnü'l-Cerrah (r.a.)'a şöyle bir mektub yazdığını tahriç etmiştir:

"Emma ba'dü! Şüphesiz bana baliğ oldu (ulaştı) ki; Ehl-i İslam ka­dınlarından bir takım hatûnlar, ehl-i şirk kadınları ile beraber hamam­lara giriyorlarmış. Bundan derhal men'eyle ve bunun önüne geril. Zira Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kadın için; onun avret yerine (vücûduna) kendi dininden olan kadınlardan başkasının bakması helal olmaz. Diğer rivayette: Çünkü bir zimmiyye (gayr-i müslim kadının) bir müslime hatunun çıplak yerini görmesi caiz olmaz. O zaman Ebu Ubeyde ayağa kalkıp Allah'a yalvarmış ve şöyle demiştir:

Herhangi bir kadın; hiçbir özrü olmaksızın, sırf yüzünü ağartmak murad ederek hamama girerse ehl-i imanın yüzlerinin bembeyaz olaca­ğı günde Allah onun yüzünü karartsın".

Mevdûdi; bu mevzua dair görüşleri naklettikten sonra şöyle demiştir:

"İmdi kendilerinde haya bulunmayan, adab ve ahlaklarına güvenil­meyen fasık kadınlara gelince -bunlar müslüman da olsalar- imanlı, saliha her kadının onlardan saklanması vacib olur. Zira onlarla sohbet etme­nin saliha kadının ahlakına vereceği zarar, erkeklerle sohbet etmenin zararından daha az olmaz."

Asamızda İslam kadınları, buna tutunsa, bu hükümlere harfiyyen uymuş olsaydı ne güzel olurdu. İffet ve ahlaklarını muhafaza etmiş ve şu zararlı, menfur adetlerde, arsız, hayasız insanlığını yitirmiş kadın kılığındaki may­munları taklit etmekten kurtulmuş olurlardı. Hiçbir şey kaybetmiş olmazlar, fakat çok şeyler kazanmış olurlardı!..

Bir kısım ulema da: Burada; "Kendi kadınlarından maksad, müslime ve gayr-i müslime bütün kadınlardır, demişler ve Selefin kavlini istihbaba hamletmişierdir. Fahruddin Razi buna; "Mezheb budur." demiş, Alûsi'de: "Bu kavi, bugün nasa daha mülayim (muvafık) dir. Çünkü müslime ha­tunların, gayr-i müslimelerden gizlenmesi mümkün olmayacak gibidir." diyerek bu re'yi tercih etmiştir. Şu kadar ki birinci kavil, daha ihtiyatlı ve iz-zet-i nefsi muhafaza bakımından daha emniyetlidir...

10) Sağ ellerinin sahib olduğu cariyeler de müstesnadır, müşrike, gayr-i müslime olsa da... Erkek köleler ise yabancılar gibidir. Ebu Hanife (r.a.)'ın mezhebi budur ve Şafii ulemasından bir çoğu, bunun sıhhatine kail olmuştur. Diğer bir kavle göre; erkek köleler de mahremler gibidir. Bu da sahih görülmüştür. Alûsi.

11) Erkeklerden ihtiyaç sahibi olmayan, yani kadına meyi ve ihti­yaç duymayan tabi'ler de müstesnadır.

Demek ki şehveti kalmamış sülehadan ihtiyarlar veya bunamış kimseler, yahut da kadın işini bilmez, sade yemeklerinin fazlasından yemek için şunun bunun arkasına takılan kimseler veyahut erkekliği yok, hilkaten innin uşak­lar... Bunlar da müstesna...

Evlerde, lokantalarda, çayhane ve otellerde çalıştırılan hizmetçiler, işçi­ler ve çobanlar, çıraklar tamamen yabancıdır. Bunların, bu müstesnada dahil oldukları zannedil memelidir. Yoksa büyük fitne ve fesad doğar...

12) Kadınların avretlerine vakıf olmayan; avret nedir, ne değildir? Bunu ayırd etmekten aciz olan küçük çocuklar da müstesnadır.

Çünkü çocuklar, mükellef değildir. Ancak idrakleri nisbetinde kendileri­ne edeb öğretilmeli, ahlak dersi verilmelidir.

İşte hürre kadınlar; bu on iki sınıfa; nikahı müebbed surette haram olan mahremlerine, kadınlara meyl-ü ihtiyaç duymamak ve fitne melhuz olma­mak itibariyle bakmaları mahremlere benzeyen, şehvet namına bir şey kal­mamış tabi erkeklere ve küçük çocukara mu'tad olan ziynetlerini ve ziynet mevkilerinden olan; el, yüz, ayaklarla, hizmet esnasında açılan başını, saçı­nı, kulaklarını, boynunu, kollarını, siynesini açabilirler.

Onların da bunlara; bu ziynet mahallerine bakmaları helaldir. Çünkü yakınlıkları hasebiyle arala­rında ihtilat (karışık yaşama) bizzarure çok olur. Bir de bunlar cihetinden fit­ne melhuz değildir. Şu kadar ki karnını ve sırtını, mahremlerine dahi göster­mek caiz değildir, bu bir hayasızlıktır.

Hür kadınlar, bu on iki sınıf müstesnadan başkasına ziynetlerini ve ziy­net yerlerini kat'iyyen gösteremezler. Bu tesettür, kendi iffet ve haysiyyetlerini muhafaza bakımından son derece mühim olduğu gibi, yabancı erkekleri etki altına alıp fitneye düşürmemek, günaha sokmamak ve onlara da bir edeb dersi vermiş ve iffet telkin etmiş olmak bakımından da çok büyük ehemmi­yeti haizdir...

Soru: Mahrem oldukları halde amca ile dayılar burada neden zikredil­memiştir?

Cevap: Amcalar ve dayılar; nikah düşmemek itibariyle babalar veya -babadan olsun, anneden olsun dedeler, "baba" ma'nasında olmak hasebiyle kardeşleri ma'nasında oldukları için, babalar veya kardeşler zikredildikten sonra onlardan bahse ihtiyaç kalmamış, onların da bunlara mülhak olduğu anlaşılmıştır.

Yedinci Hüküm: Gizledikleri ziynetlerin bilinmesi için ayaklarını vur­maları da haramdır.

Zaman-ı cahiliyyette kadınlar, ayaklarına altın ve gümüşten halhal takar­lar ve yolda yürürken, ziynetini belirtmek için ayağını yere vurur, sert basar­dı. Erkekler de onun sesini; şıkırtısını duyarlardı. Allah Teala, imanlı hatun­ları bu ayetle o çirkin adetten de men'eylemiştir.

O halde ma'na şudur: Mü'mine hatunlar, baştan ayağa kadar örtün­dükten başka, yürürken de edeb vakar ile yürüsünler, örtüp gizledikleri sun'i veya hılki ziynetler bilinsin diye bacak oynatıp ayak çalmasınlar, çapkın yürüyüşle nazar-ı dikkati celbetmesinler. Çünkü erkeklerin şeh­vetini tahrik etmiş, tamaa düşürüp şüphe uyandırmış olurlar!..

Ziynetin kendini açmaktan nehyettikten sonra ziynetin sesini izhardan nehy edilmesi, ziynet yerlerini açmanın asla caiz olmadığını beyanda bir mü­balağa ifade eder.

Sekizinci Hüküm: Kadının sesi avret midir?

Din-i İslam; fitneye da'vet eden, yabancıların şehvetini tahrik eden ve fe­nalığı kışkırtan her şeyi haram kılmıştır. Bundan böyle kadını, ayağını yere vurmaktan nehyetmiştir. Ta ki halhalin sesi işitilmesin, yoksa bazı kimsele­rin gönlünde şehvet harekete geçebilir...

Hanefilerden bir kısmı, bununla delil getirerek, kadın sesinin avret oldu­ğuna kail olmuşlardır. Cassas, Tefsirinde şöyle demiştir:

"Bu ayet-i kerimede; kadının, konuşurken sesini, yabancı erkekler işitecek derecede kaldırmaktan men'edildiğine delalet vardır. Çünkü kendi sesi, halhalin sesinden fitneye daha yakındır. Bundan dolayıdır ki imamlarımız, kadınların ezan okumasını mekruh görmüşlerdir. Çünkü bunda sesi yükseltmeye ihtiyaç duyulur. Kadın ise bundan; sesini kal­dırmaktan nehy olunmuştur. Bu, şüpheye ve hele fitneye müncer olacağı zaman kadının yüzüne bakmanın da mahzurlu olduğuna delalet ey­ler."

İbn-i Hümam Fethu'l-Kadir de der ki:

"Nevazil'de (Ebu'1-Leys Semerkandi'nin kitabıdır); kadının nağmesinin avret olduğunu tasrih etmiş ve bunun üzerine; "kadının, Kur'an'ı ka­dından öğrenmesi a'madan Öğrenmesinden bana daha sevimlidir." hük­münü bina eylemiştir. Çünkü "onun nağmesi avrettir." demiştir. Bunun içindir ki, Peygamber Aleyhisselam:

"(Namazda bir şey arız olur da imamı ikaz icab ederse) Teşbih: Sübhanallah demek, erkekler için, el çırpmak da kadınlar içindir." buyurmuştur."

İbn-i Hümam buna şunları ilave etmiştir:

"Buna göre; "kadın, namazda Kur'an'ı aşikare okursa namazı bo­zulur." denilse makbul bir yönü olur. Bunun için Nebi (s.a.s.); imamın sehvini kendine bildirmek için kadını, sesli olarak "Sübhanallah" de­mekten men'edip ona tasfikı; el çırpmayı tavsiye etmiştir."

Müfessir İbn-i Kesir de burada, kadının; nazarları kendine celbedecek ve erkeklerin şehvetini tahrik edip ondan yana meylini uyandıracak her şeyden men'eylediğini bildirerek şöyle demiştir:

"Bu cümleden olarak, kadın evinden çıkarken güzel, hoş koku sü­rünmekten nehyedilir ki, erkekler onun kokusunu koklamış olmasın. Ebu Isa Tirmizi'nin rivayet ettiği hadiste Nebi Muhterem (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"(Kasden yabancı kadınlara bakan) Her göz zinacıdır. Kadın da güzel koku sürünüp de erkekler meclisine uğradığı zaman o şöyle şöyledir. Yani; o zinakardır."

Bir gün Ebû Hüreyre (r.a.)'ın karşısına bir kadın çıktı, Ebû Hüreyre ondan güzel koku hissetti ve şöyle dedi:

"Ey Allah'ın kadın kulu! Mescidden mi geldin? Kadın;

"Evet" dedi. Ebu Hüreyre ona;

"Güzel koku süründün mü?" diye sordu. O,

"Evet" cevabını verdi. Bunun üzerine Ebu Hüreyre (r.a.): ben dostum Ebu'I-Kasım, Peygamber (s.a.s.)'i şöyle söylerken işittim:

"Allah Teala, şu mescide gelirken güzel koku sürünen bir kadının nama­zını, ta evine dönüp de cünüplükten yıkandığı gibi yıkanmadıkça kabul et­mez. "

Ebu Davud [524] Ebu Üseyd-i Ensari (r.a.) den tahriç et­miş, bu sahabi;

"Resûlullah (s.a.v.)i; mescidden çıkarken, erkeklerin yolda kadınlarla beraber olup ihtilat ettiğini (biribirine karıştığını) gö­rünce şöyle söylerken işittim." demiştir:

Resûl-i Ekrem (s.a.s.) kadınlara hitaben buyurdular ki:

"Geri kalınız. Çünkü sizin, yolun ortasında yürümenize cevaz yoktur. Siz­ler, yolun kenarlarından gidiniz."

Bundan sonra kadın, -adeta- duvara yapışırdı. Hatta kadının duvara sürünerek yürümesinden, elbisesi duvar (in çıkıntılarına takılırdı."

İşte bütün bu emir ve tavsiyeler, kadının iffet ve nezahetini korumak ga­yesine ma'tûftur. Yolun ta ortasından gitseler de, serkeşler omuzlarını çarpsa çok mu iyi olur?

Bu şer'i hükümlerden son derece vuzuha kavuşmuş oluyor ki; erkekler ile kadınların karışık bulunduğu mahfiller, birlikte oturdukları meclisler, İs­lam'ın tabiatına, seciyesine hiçbir veçhile uygun olmaz. Bu iki cinsin, ibadet için ma'bedlerde bile ihtilafına müsaade etmeyen, müsamaha göstermeyen bir din-i Hakk; çarşı pazarda, meclislerde, mahfillerde, mekteplerde ve fa­kültelerde... hem hayatlarının en heyecanlı olduğu ve şehvetlerinde şiddetli galeyan bulunduğu bir devrede onların muhtelit olmalarına ve yan yana otur­malarına nasıl izin verir? Bunu tasavvur mümkün müdür?..

Müfessir Aliisi burada; "Şafii kitablarının muteberlerinde mezkûr olan -ki ben de ona meyi ediyorum-, kadınların sesi avret değildir. Binae­naleyh onu işitmek haram olmaz. Meğerki onun fitneye sebep olacağın­dan korkulsun (o takdirde haram olur). Eğer (onu işiten) erkek, kadın se­sinden lezzet duyarsa hüküm yine böyle (haram) dir. Nitekim Zerkeşi bunu bahsetmiştir." demiş, bundan sonra da; İbn-i Hümam'ın -biraz evvel kaydettiğimiz- kavlini nakletmiş ve onun ardından şöyle demiştir:

"Sonra şunu iyi bil ki; benim nazarımda, açılması nehyedilen ziyne­te ilhak edilecek olan (haram) lardandır; zamanımızda ni'metin azdırdı­ğı zevk delisi kadınlardan çoğunun, evlerinden çıktıklarında elbiseleri­nin üzerine giymiş ve kendisiyle tesettür etmiş olduğu libas ki bu, türlü renklerdeki İpekten dokunmuş bir örtüdür.

Bunda, gözleri dolduracak kadar altım veya gümüş nakışlar vardır. Benim kanaatimce, kocaları­nın ve benzerlerinin, bu kadınların bu vaziyette dışarı çıkmalarına ve bu hal ile yabancı erkekler arasında yürümelerine imkan vermeleri, on­ların gayret (kıskançlık duygularının ve iffetlerinin azlığından ileri gel­mektedir. Artık bu musibet ve bela ile hemen herkes mübtela olmuştur.

Şu umumi belva (yaygınlaşan bela) da bunun gibidir ki; kadınlardan çoğu, kocalarının kardeşlerinden (kayınlarından) gizlenmiyorlar, kocala­rı da buna aldırış etmiyorlar. Hatta çoğu kere zevcelerine gizlenmemelerini emrediyorlar.

Kadın bunlardan, gelin olduktan sonra bir kaç gün saklanır, nihayet kendisine ziynetten ve saireden -hediye olarak- bir şey verince artık onlara da açılır ve bundan sonra onlardan -avret yerini; bü­tün vücûdunu örtüp de- gizlenmez. Bütün bunlar, Allah'ın ve Resulünün izin vermediği -menhiy olan- şeylerdendir ve bunun misalleri çoktur. Ve la havle ve la kuvvete illa billah..."


Bir Soru Ve Cevabı:


Bir kadının; yukarıda sıraladığımız, nikahı müebbeden haram olan mah­remlerinden başka bir erkeğin elini sıkması veya öpmesi; yahud da bir erke­ğin, mahariminden olmayan bir kadının elini sıkması veya öpmesi şer'an ca­iz olur mu?..

Cevap; Bir kadının, namahrem olan bir erkeğin; veya bir erkeğin, mahremi olmayan bir kadının elini öpmesi, onunla musafaha yapması dinimizde kat'iyyen caiz değildir. İslam'da bunun yeri yoktur. Elin açılma­sına zarurete binaen ruhsat verilmiş ise de, dokunmayı, el sürmeyi mübah kı­lacak meşru bir sebep asla mevcut değildir. Bunlara, karşıdan bakmak bile caiz olmadığı halde, el sürme, toka yapmak nasıl caiz olur? İffetin kadr-u kıymetini bilen insanlar buna müsamaha etmezler ve etmemeleri icab eder.

Şeyhayn'in tahriç ettikleri bir hadiste, Hz. Aişe (r.a.) şöyle demiştir:

"Peygamber (s.a.v.) kadınlardan, şu: "Ey Peygamber! Mü'mine kadın­lar; Allah'a hiç bir şeyi eş tutmaları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemele­ri... İlh. şartiyle sana biatleşmeye geldikleri zaman sen onların biatlerini kabul et..." (mealindeki) ayetle (bu ayetin ihtiva ettiği maddelerle) biat alıyordu, onlarla olan biatleşme el tutmak suretiyle değil, sözle oluyordu. Evet Resûlullah (s.a.s.)in mübarek eli, malik olduğu (kendisine helal olan) kadınlardan başka hiçbir kadının eline sürülmemiştir!."

Cenab-ı Peygamber (s.a.s.) Efendimiz bile bu babda çok ihtiyatlı bulunu­yordu.

"Şeytan, insan oğlunun vücûdunda deveran eden kan misali cereyan edip vesvesesini nüfuz ettirir. Ben sizin temiz gönüllerinize, şeytanın fena bir şey atmasından haklı olarak korktum." buyuruyordu.

Bunu, i'tikafta iken mescid kapısında kendilerini Hz. Safiyye (r.a.) ile konuşurken gören Ensar'dan iki zata hitaben -şaibeden kurtulmak için- söy­lemişti.

İslam'dan önce de, kendisine: "El-Emin: Güvenilir." ünvan-ı alisi bahş edilmiş olan Resûl-i Mücteba'nın, son derece ihtiyat ve ciddiyet gösterdiği bir şeyde emin olunamıyacak, zaif iradeli ve şehvet zebûnu, şeytanın esiri in­sanlara -velev ki şeyhiniz olsun- nasıl itimad eder de elinizi verebilirsiniz, ey imanlı hatûnlar?.. Gayet hassas olan parmak uçları, kim bilir ne gibi şifreler gönderecektir?.. Allahım, bizi; nefsin, şehvetin ve şeytanın şerrinden hıfzeyle.

Bir erkek, pozitif (+), bir kadın da, negatif (-) kutuba benzer. Halbuki ters kutublar, (bir arada, karşı karşıya oldukları zaman) birbirini çeker!..


Tevbekar Olmak Lazım


İnsanlar -peygamberler hariç-, günahlardan hali değildir. Hatta Allah ta­rafından verilmiş olan emirlere ve nehiylere riayet eden, itina göstermeye ça­lışanlar dahi hata ve kusurdan hali değillerdir. Bilhassa şehvetle ilgili işler­de! Bilerek veya bilmeyerek vaki olan taksiratlarından tevbe ve küiliyyen nedamete muhtaçtırlar.

Günahkar insanların en hayırlısı tevbekar olanlardır. Ma tekaddem ve ma teahhar (geçmişte -varsa- vaki olan ve bilfarz gelecekte vuku bulacak olan) günahı bağışlanmış bulunan Cenab-ı Peygamber (s.a.s.) efendimiz bile çok tevbe ve istiğfar ediyordu ve:

"Ey nas! Günahlarınızdan nedametle Allah'a tevbe ve rüca ediniz. Şüp­hesiz ben, hergiin Allah'a yüz kere tevbe ediyor (istiğfarda bulunuyor) um", buyuruyordu.

Zira felaha ermek ve saadete nail olmak samimiyetle tevbe etmeye bağlı­dır. Bunun içindir ki; bu mevzuda hitabı telvin ederek; onu, Resûlullah (s.a.s.)'den umuma tevcih eyleyerek -hem verilen emrin hayyizinde bulunan tevbe işine kemal-i inayet gösterilerek- izahı ile meşgul olduğumuz tesettür ayetinin sonunda buyuruluyor ki:

"Ve ey müminler! Hepiniz Allah'a tevbe edin ki felah bulabilesiniz" Yani; size emrettiğim şu sıfatları, yüce ahlakı yapınız, yaşayınız. Cahiliyyet ahlakının ihya ve iadesinden ibaret olan açıklık, saçıklık gibi rezil huylan ve iğrenç halleri tamamen atınız, bırakınız. Çünkü dünyada huzur ve salah, ahirette fevz-ü felah, Allah'ın ve Resûlü'nün emrettiklerini yapmaya ve nehyettiklerini de terk etmeye bağlıdır!..

Demek ki akidesi ve ahlakı bozuk bir cemiyette felah ümidi bulunmaz. Kadınlar ve kızlar o cemiyetin menfi te'sirinden kolay kolay kurtulamaz. "Bunlar, bozuk bir cemiyette yaşadılar, o yüzden dinin vacibatına ria­yette bulunamadılar, zayiat vermeğe mecbur oldular. Binaenaleyh ma'zûrlardir, afyolunmuşlardır." demek de mümkün olmaz. Çünkü toplu­mun akide ve ahlakını ifsad eden zaten onlardır. Şu kadar ki, cemiyetin bo­zulmasında erkeklerin payı daha büyüktür. Bu kusur, kadınlardan evvel on­larındır.

Unutulmasın ki kadının bu babda muvaffak olması, iffet ve ahlaki fazilete sahib bulunması, daha evvel erkeklerin iffetli olmasına; ferdi, ailevi ve içtimai vazifelerine dikkatli olmasına ve cemiyetin başında olanların da himmette bulunmasına mütevakkıftır, bununla mütenasib (oranlı) dir. Bunlar da Allah'ın tevfık ve inayeti ile kaimdir. Allah'ın inayet ve nusratı ise; gü­nahlarından tevbe eden samimi, salih kulları ile beraberdir. Fakat Allah, hududunu aşan zalimleri, Allah'ın ve Resulünün emrine muhalefet eden; örtecekken, örtünecekken açan, açılan fasık ve facirleri hiç bir zaman muvaf­fak kılmaz ve hakka hidayet buyurmaz!..

Hane sahibi oyun eğlenceye düşkün olursa; Evdekilerin isi de raks-ü dans yapmak olur!.

Şu halde başta erkekler olmak üzere, erkek kadın bütün mü'min ve mü'mineler; imana yaramayan, mü'mine yakışmayan ve cahiliyyet asarından ibaret bulunan bütün hata ve kusurlardan tevbe edip Allah'a dönmeli, Al­lah'ın inayetine iltica ve emirlerine itina ile icabette bulunmalıdırlar ki, cüm­lesi felah ve saadet bulabilsin!..

Şayan-ı dikkattir ki; işbu gözü haramdan çekmeyi, setr-i avreti ve iffet­leri hıfzetmeyi amir olan ayet-i hakimede (başta): "Habibim, mü'minlere de ki..." ve "Mü'minelere söyle ki..." diye Peygamber (s.a.v.) vasıtası ile mü'minlere hitab olunmuş; ayetin sonunda ise; "Ey mü'minler! Hepiniz Allah'a tevbe edin..." buyurulmuştur.

Demek ki bu hükümler ile mü'minler mükelleftir, imanı olmayan kimse­ler, -her ne kadar bu hükümlere riayet etmediklerinden dolayı da azab göreceklerse de- bu ahkamdan evvel iman etmekle mükellef bulunup, iman ettik­ten sonra ahkam-ı fer'iyye; ameli hükümler kendilerine tevcih ve teklif olunacaktır. Bunun için Cenab-ı Hakk, bu ayette bilhassa mü'minlere hitab etmiştir. Bu hükümlere sarılmakla yararlanacak olan da zaten onlardır...

Unutulmasın ki ahirette korkusuz, hüzünsüz bir hayat-ı ebedi ve felah-ı sermedi yalnız zahiri iman ile hasıl olmaz. Müslümanlık, zahiren mü'min gö­rünmekten veya sadece lafla; "Ben de müslümanim" demekten ibaret de­ğildir. Sırf dil ile olan müslümanlığın, Yahudilerin ve Nasara'dan farkı ne­dir? Fevz-ü felah ve saadet; kalben tasdik, dil ile ikrardan ibaret bir iman-ı hakikiye ve bununla beraber amel-i saliha mütevakkıftır, İman olmadan amel-i salih olmaz, ebedi azabdan halas etse bile mutlak azabdan kurtarmaz.

Çünkü mü'minlerin asilerine de azab vardır. En azından muhtemeldir. Binae­naleyh işbu felah müjdesi iman-ı kamil ile amel-i salihi cem'edenler içindir. Kamil imanın birinci şartı, Allah'a ve ahiretteki mes'ûliyete; bir gün gelip iman ve amel edenlerin de, etmeyenlerin de hesapları görülüp mükafatları veya cezaları verileceğine hakikaten ve bütün mevcudiyetiyle inanmaktır. Demek ki iş, mü'min görünmekte değil, mü'min-i kamil olmaktadır ve bu iman ile çalışıp felahı ve son zaferi kazanmaktadır.

Şu halde kamil imana ya­raşan amel, hayatta olduğu müddetçe Allah'tan gelmiş olan kitabın ahkamını hakkıyle hayatında tatbik ve ikame etmek; güzel ve yararlı işler yapmak, fe­na ve zararlı şeylerden kaçmak ve hasenata koşmaktır. İşte böyle olanlar, ahiret günü her nevi korku ve hüzünden halas bulacak ve fevz-ü felaha nail olacalardır...

Binaenaleyh mü'min ve müslüman olduklarını söyleyenler, İslami teset­türe riayet edecekler, aile efradını; oğlunu, karısını ve kızını imanli, ahlaklı, amel-i salih sahibi olarak yetiştirip, onları yüce İslam adabı ile techiz ede­ceklerdir, imanlı erkekler, kadınlarının ve kızlarının; cazib; ilgi çekici renkleri olan daracık elbiseler ve kısa etekler, vücut hattını belirten şef­faf esvab ve çoraplarla dışarı çıkmalarına asla meydan vermeyecekler ve müsamaha göstermiyeceklerdir.

Böyle açık saçık harice çıkmalar, kı­nla döküle yürümeler ve yılışarak konuşmalar yüce İslam'ın nezahetine layık olmaz ve mü'min bir kişinin şehametine asla yakışmaz. Fitne-fesad, -başta idareciler olmak üzere- erkeklerin lakaydlığı ve ihmalkar­lığı yüzünden yayılmıştır. Ahlaki çöküntü, fisk-u fücur, gayretin kaybolma­sı (kıskançlık hissinin yok olması) ırz-u namusun kıymetinin bilinmemesi ve bu sebeple iffet ve namusu yaralayıcı hal ve hareketlerden gereği gibi koru-nulmaması sebebiyle meydana gelmiştir.

Her şeyden ta'viz verilebilir. Her şeyde fedakarlık düşünülebilir. Irz ve namustan ta'viz veya fedakarlık asla!.. Irzından ta'viz veren, ehl-ü iyalinin; karılarının, kızlarının namus ve iffetini korumayan, korumaktan aciz olan gayretsiz kimseler, -mü'min olmak şöyle dursun- adam dahi değillerdir. Resûlullah (s.a.s.) öyle kimselere; "Deyyus" tesmiye etmiştir. Nitekim bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Üç sınıf kimse vardır ki, bunlar cennete giremezler ve cennetin kokusu­nu dahi duyamazlar:

1. Erkeklere benzemeye özenen kadınlar.

2. Şarap içmekte ısrar eden (tevbe etmeyen) kimseler.

3. Ve deyyus

"O, deyyus kimdir ya Resûlullah?" diye sordular.

"Ehlin­de; karısında, kızında hubsü (fuhşu) ikrar-u ibka eden (ve mani' olmayan) kimsedir." cevabını verdiler. Bir rivayette:

"Ehlini, başkalarından kıskanma­yan kimsedir." buyurdular."

Hasılı; Tesettür (İslam'a göre giyinip örtünmek), kadına mehabet, haş­met kazandıran bir ni'mettir ve iffetin gerçek ifadesidir. Teberrüc (açılıp saçılmak, hılki ve harici ziynetleri izhar etmek) de, kadını kıymetten düşüren, hor-hakir eden bir zillettir ve vekahatin (hayasızlığın) ve iffetsizliğin tam nişanesidir. Bunun ma'nası; (adeta)

"Ey kişiler! Şu güzelliğime bakınız, nasıl beni, ziynetlerimi beğendi­niz mi? Kendimi iye süsleyebilmiş ve -bir ticaret metaı gibi- satışa iyi arz edebilmiş miyim?" demektir. Gerçi hiss-i haya ve hiss-i takva (Allah kor­kusu) olmayınca kötülüklerden korunmaya örtünmek de yetmez. Bundan mahrum olan facireler, ne kadar giyinseler, ne kadar bürünseler yine kıçları­nı açmaktan, yine namuslarını satmaktan kurtulamazlar.

Çünkü bunlar, elbi­senin ne büyük ni'met ve örtünmenin ne müstesna faziiet olduğunu bilmezler ve bu sayede -maddi, manevi- pek çok zararlardan korunmuş olup, hiç kim­senin ne heyecan-ı şehvetini, ne de galeyan-ı nefretini tahrik etmeyecek bir salah, bir sekinet içinde ve edeb-ü vakar ile tecemmül edip ihtişam kazan­dıklarını düşünmezler.

Şehvetin şevki ve şeytanın tahriki ile fıtri ve sun'i ziy­netler içinde kibr-u gurur i'lan etmek isterken, diğer taraftan en iğrenç yerle­rini açarlar ve hatır-u hayale gelmeyen zarar ve vakahatin içine düşerler. Demek ki kötülük yapmak isteyen örtünün içinde de onu yapabilir, isterse derhal açılabilir. Ve bu örtü içinde, kim bilir, ne büyük cürm-ü vakahati irtikab edenler vardır!..

Demek ki mühim olan, yalnız elbise ve onun bahş ettiği mehabet ve ihti­şam değildir. Bunlar, haddi zatında bir ni'met-i ilahiyye olmakla beraber ve bir çoklarının gözlerini kamaştıran zahiri cazibesinin bulunmasına rağmen yegane ni'met, mutlak hayr-i mahz olmayıp asıl hayr olan ve mutlak nafi' (yararlı) bulunan hiss-i haya ve lİbas-ı takvanın vicdanda vücûduna (varlığı­na) delildir.

O halde iman ve hiss-i haya; libas-ı takva bir vicdan işi olduğun­dan ve kalblere ittıla' da mümkün olmadığından, bunların varlığına veya yokluğuna doğrudan hükmetmek mümkün olmaz. Ancak zahirdeki emarele­ri (belirtileri)ne bakarak hükm edip o kişi hakkında bir kanaat sahibi olmak mümkün olur.

Zira hükümler zahir-i hale göre bina edilir, vicdani durumlar ise Allah'a bırakılır. Mesela; boynunda haç veya belinde zünnar gördüğümüz bir kişinin, -vicdani durumunu hiç nazara almadan- Hıristiyan olduğuna, ke­za; Allah'ın ayetleri ile sabit olan veya sünnetle sabit olup icma' ile müeyyed bulunan bir hükm-i şer'iyi -mesela; "setr-i avretin, başı örtmenin farz ol­duğunu"- inkar eden kimselerin kafir ve mürted olduklarına tereddüdsüz hükmedebiliriz.

Binaenaleyh Kıır'an'm emirlerine ve Resûluliah'ın talimatına uygun biçimde giyilen bir elbise vicdanda, imanın ve takvanın (Allah korkusunun) varlığının harici alemdeki bir tecellisi bir tezahürü olu­yor. Onun için: "Tesettür, iffetin gerçek ifadesidir." dedik. Çünkü namusu hıfzetmenin birinci şartını setr-i avret (İslami tesettür) teşkil eder!.. Yine bu­na binaen: "Teberrücün de, vakahatin ve iffetsizliğin nişanesi olduğunu" söyledik.

"Gerçi nazar-ı dikkatleri celbedip eza cefayı kendilerine da'vet ede­cek olan ve rahatsız edilmekten adeta zevk alan içi bozukları örtü zabtediverecek değildir. Fakat imanlı, temiz, ehl-i namus kadınların kirli na­zarlardan korunmalarına ve sadetlerinde meknûn inciler gibi mahfuz kalmalarına en layık olan kıyafet de işbu İslami tesettürdür!"

Şerefli ve iffetli bir İslam kadınının; hılki ve harici ziynetlerini (kendi nefsini) elden ele dolaşan basit bir ticaret malı, metaı gibi arz ve teşhire gön­lü nasıl razı kalıyor? Kendini gören bir erkeğin nefsinde, meyl-ü muhabbet doğmasına ve şehvet uyanmasına sebep olmasını aklı nasıl caiz görüyor?.. Selikası bozuk kimselerin kendisine hain gözle bakmasını vicdanı nasıl ka­bul ediyor?..

İşlediği günahın ne kadar büyük olduğunun ve kendi nefsine ne azim düşmanlık yaptığının bir an farkına varabilse mahcubiyetinden kıpkır­mızı kesilir de, derhal tevbekar olup cemal ve ziynetini ağyarın hain gözle­rinden ve zehirli nazarlarından gizler. Sokağa saçılmış boncuk gibi basit ol­maktan kurtulur da, "Sadefinde saklı inci" gibi kıymetdar olur.

Ey taşkın, aynı zamanda şaşkın kadın! Ne kadar şuursuz ve bedbahtsın? Şu halinle kendini maskara yaptığının farkında değilsin? Resûlullah (s.a.s.)'in, hakkınızda "Kadınların, aklı ve dini noksandır." buyurması ne ka­dar yerinde bir hak sözdür! Eğer aklınızda noksanlık, imanınızda zaa'f olma­saydı bu derece gülünç duruma düşer miydiniz?

Allah'ın en güzel kıvamda yarattığı vücûdu böyle oyuncak haline koyar mıydınız? Kollar açık, bacak baldırlar açık, eller ojeli, yüzler gözler boyalı olarak, göğüs gerdan açık, baş saç açık olduğu halde, hürriyyet ni'metinden mahrum cariyeler; lalalar vazi­yetinde yollarda başıboş dolaşabilir miydiniz?.. Hayasız facire dansözle, if­fetsiz fahişe dinsizle; şerefli, haysiyetli ve tertemiz nezahetli olan (olması gereken) İslam hanımefendisini nasıl, hangi alametle tefrik edeceğiz? Onun şöyle, berikinin de böyle olduğunu nereden bileceğiz?..

Ey, imansız ve iffetsiz Avrupa kadınlarını körükörüne taklid eden na­muslu İslam hatunları! Hiç vakit geçirmeden hemen yuvalarınıza dönünüz; derhal size, vakar, heybet ve ihtişam kazandıran iffetinizin ifadesi örtülerini­ze burununuz. Baş örtünü atmak, başını, saçını, boynunu, kolunu ve bacakla­rı açmakla itibar ve ihtiramınızı kaybettiniz. Haya, heybet ve ihtişamınızı za­yi eylediniz. Sadefinde saklı inci gibi kıymetli iken, ipi koptuğu için sokağa dökülen kül boncuğu vaziyetine düştünüz.

Bütün fazilet ve izzetinizi bir hiç uğruna payimal eylediniz (ayaklar altına aldınız). Size hürmet duyan, ihtiram gözüyle bakan mü'minler alay ve izdira (tahkir) gözüyle bakar oldu. Ehl-i imanın gönülleri hakkınızda kin ve nefretle doldu. Sizlere bakıp da gü­lenleri memnun oluyor sanmayınız, sizinle dalga geçmek isteyen sergerdele­rin şive-i nazları ile aldanmayınız. Yazıklar olsun! Bu ne rezalet ve ne fazahat (rüsvaylık) senin, kıymetini takdir edemediğin baş örtün, vakar ve ciddiyetine delil olan gayet muazzam bir tacdır. Kıymet ve kudsiyetini bilen­ler için de en müstesna bir zevk ve vesile-i ibtihaçdır!..

Sizlere, ilahi birer emanet olan vücûdunuzu (bütün aksamiyle) zinacı gözlerin sıldırısından saklayınız. Tesettürün bahşedeceği haşmet ve heybetle onu, iblisin zehirli oklarından hıfzediniz. Gitmeye mecbur olduğunuz yerlere edeb-ü vakarla ve örtünüzün ihtişamı ile gidiniz. Şu fasit ve fersude haliniz­den hemen tevbekar olup, size bu ihaneti, bu azim vahşet ve cinayeti reva gören hain imansızlara sabah akşam bed-dua ediniz!

Teberrücün, kadınlara -gerek maddi, gerekse manevi- çok yönlü zararı olduğunu; ailevi, içtimai ve ahlaki gayet korkunç tehlikeler tevlid etmiş bulunduğunu biliniz ve hiçbir zaman unutmayınız. Nice kardeşler arasına, buğz kin tohumu saçmış, onları birbirine düşman etmiştir. Nice haysiyyetli, vakur namuslu insanları rezil rüsvay edip toplum içine çıkamaz hale getirmiştir.

Nice karı kocayı birbirin­den ayırarak ve çoluk çocuğunu perişan ederek aile ocaklarının sönmesine, yurtların yuvaların yıkılıp viran olmasına sebebiyet vermiştir. Nice ümitler kırıp hakikatleri hayale çevirmiş, nice erkeklerin ve kadınların kalplerini aç­mış, sinelerinde saklı olan habis niyyet ve menfur meyillerini gözler önüne saçmıştır ve bu yüzden, niceleri, şehveti kaza etmenin meşru yolu nikah ol­duğu halde, bu meşru yolu bırakıp harama sapmış, fuhş-u zinaya saplanmış­tır...

O halde ey şerefli ve iffetli İslam kadını! Fitneye düşüren cemalini gizle. Onu izhar etmekle adamları azdırma, ahlakını ifsat etme, edeb-ü vakarını za­yi eyleme. Rabbinin hududunu aşma, nefsinin hevasına uyup şaşma, cahiliy-yet kadınları gibi açık saçık vaziyyette sokaklarda dolaşma. Vakarınla evin­de karar kıl, Rabbinin emrettiği şekilde ziynetlerini ve vücûdunu tepeden topuğa kadar ört, gizle de onu asla açma, namusunu heder edip saçma ve ölümden korkup da kaçma, çünkü kurtulamazsın, kurtulamıyacaksın. Cennet için, ebedi hayat için çalış ve Cemal-i Hakk'ı görmek, rızasına ermek, cenne­tine girmek için hazırlık yap!..

Fenalıktan gafil olan, öyle kötü şeyleri hatırından bile geçirmeyen, zim-met-i zinadan beri, iffeti şaibelerden ari olan, şehveti tahrike sebep ve hasreti tevlide vesile olmayan, cemalini hain gözlerin hedefi yapmayıp, ırzını alçak­lara çiğnetmeyen imanlı kadınlar ne büyük saadete sahib ve ne kadar bahti­yardırlar! Onlar, bu vakur ve tesettürlü halleri ile siyah ve kutsal örtüsüne bürünmüş olan Ka'be-i Muazzama gibi -belki de daha fazla- kıymetli ve muhteremdirler. Allah ve peygamber nezdinde onların kıymetleri işte o dere­ce muazzamdır...

Şimdi sen, ey daracık etek, entari giyen, maymunları bile utandıracak şe­kilde açılan, en mahrem yerlerini açmaktan çekinmeyen mahlûk! Şu halinle seni, Allah'ın Resulü Muhammed (s.a.s.) bilfarz erkekler arasında dolaşırken görse de; "Nedir bu vaziyet? Nedir bu rezalet?" diye sorsa, eğer müslüman isen düşün, halin ne olur? Sor nefsine, acaba buna ne cevab verir?..

"Ben senin ümmetinden bir kadıncağızım." diyebilir misin?.. Sen biliyor­sun ki, Allah (c.c.) seni her yerde görmekte ve her halini bilmektedir. Acaba şu halinle Allah Teala senden razı mı? Ey katı yürekli, kasvetli kadın! "Kim ne derse desin." diyor, aldırış etmiyor, pervasızca dolaşıyorsun, ömrünü tükenmeyecek, ölümü gelmeyecek sanıyorsun.

Şunu kat'i bil ki -eğer tevbekar olmazsan- Allah'ın hışmına uğrayacaksın, Resûlullah senden beridir, İslam senden uzaktır, şu iğrenç halinle cennete giremezsin, kokusunu dahi hissedemezsin!.. Nice güzelliğine mağrur olan, ziynet ve ni'met içinde ağıp dönen, şa'şaah, debdebeli bir hayat süren, haddi aşan, haktan şaşan, şurada burada boşaboş dolaşan, gayet cazib tavrıyla nazarları celbeden ve gönül alıcı davranışıyla sefih akılları meftun eyleyen kadınlar vardı ki; şimdi onların yüzü­ne bakan yok! Saçları kırarmış, cildi kırışmış ve boyalı yüzü buruşmuş, kab­rin bile kabul etmiyeceği vahim bir vaziyetin içine düşmüş... Kimse adam yerine koymuyor, "Halin nedir?" diye soranı bulunmuyor. Dünyasını da kaybetmiş, ahiretini de!..

İşte sen de -er, geç- onlardan biri olacaksın, gerek bu dünyada, gerekse ahirette veya her ikisinde belanı, mutlak bulacaksın ve hüsran ehlinden ola­caksın!..


Tesettür; İffetin, Ailenin Ve Cemiyetin En Büyük Te'minatıdır


Bunun içindir ki, Hz. Allah (c.c); aileyi ve toplumu, teberrücün zararın­dan ve elim neticesinden kurtarmak; kadınları hürmetsizlikten, hakaretten; hayalarını heder olmaktan; ırz ve iffetlerini fitne ve fesattan korumak için, keza; erkekleri de; zina yapmaktan, fuhşiyata sapmaktan, fitne ateşini yakıp yuvalar yıkmaktan muhafaza etmek ve her iki sınıfı -namuslu kadınları da, iffetli erkekleri de- her iki cihanda mes'ût ve bahtiyar eylemek için Kur'an-ı Hakim'inde -bahs ettiğimiz veçhile- ayetler inzal etmiş ve bu ayetlerle de son derece hayati hükümler vaz'edip, özet olarak şunları emreylemistir:

1. Erkekler ve kadınlar, gözlerini haramdan çekip men'edecekler. Çünkü bakmak ve görmekle elde edilen zevk ve lezzet de bir nevi zinadır. Erkeğin, kadından yararlanmasında husûsi yeri vardır. Bunun içindir ki, güzel kadına hemen meyleder ve çirkin kadından nefret duyar. Papatya çiçe­ği gibi açılan kadın ise şehvet çakmağının bir kıvılcımı mesabesindedir. Cemaliyle canavar misali olanları meftun eder, adeta etrafa mikrop saçan bir yara gibi, fitne ve fesat icra eyler. Binaenaleyh Allah'tan korkan imanlı er­kek ve kadınların, gözlerinin önüne bir haya perdesi çekmeleri, nefislerini de iffet dizgini ile zabtetmeleri icab etmektedir, ta ki hatadan hali kalabilsin­ler...

Bakarsan görürsün, konuşursun!..

Sözleşirsin sonra buluşursun!..

2. Irzlarını ve avretlerini zinadan ve açılmaktan hıfzedecekler...

3. Gerek hılki ziynetlerini (bedenlerini), gerek sun'i ziynetlerini mah­remlerinden başkasına göstermeyecekler.

4. Kalın, geniş başörtüsü ile başlarını, saçlarını, boyun, gerdan ve ku­laklarını tamamen kapatacaklar. Çünkü: "Başörtülerini yakalarının üzeri­ne iyice vursunlar." emri, bu babda sarihtir. Binaenaleyh başını, saçını, sinesini açan bir kadın, kız; Allah'ın emrine ihtiram etmeyip açıktan karşı geldiği için asidir, günahkardır. Bunu inkar eden, farz olduğunu kabul etme­yip genç kızları başlarını açmaya zorlayanlar kafirdir, mürteddir. Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir vahşet ve cinayettir.

Çünkü vicdan hürlüğüne aykırı bir davranıştır. Binaenaleyh zulümdür. Bu davranışları ile yetkili­ler; -inanç hürriyyetine de aykırı olarak- vicdanlara baskı yapmışlar, ehl-i İs­lam'ın gönüllerinde tedavisi na-kabil yaralar açmışlar ve kendi aleyhlerinde izalesi imkansız kin ve nefret uyandırmışlardır. Mahrem yerlerini açanlara; "Örtünün" diyemiyen;

"Beden güzelliğinizi örtün de, uyuyan şehveti uyandırmayın, fitne ve fesada vesile olmayın." demeye cesaret edemeyen­lerin, başlarını örtmek ve bedenlerini tepeden topuğa kadar kapatmakla Al­lah'ın emrini, inandığı dinin gereğini yerine getiren iffetli ve ciddiyet sahibi kadın ve kızları başlarını, saçlarını açmaya ve mahrem yerlerini ağyara gös­termeye icbar etmeye ne hakları vardır?.. Bunu yaptıkları zaman insafsızlık etmiş, zulmetmiş olmuyorlar mı?.. Hangi zulüm cezasız kalmış, hangi zalim var ki, kahr-u gazaba uğramamıştır?.. Atalarımız:

"Alma mazlumun ahını!

Çıkar aheste aheste"

"Alma mazlumun ahını!

Demişlerdir. Bunu:

Ne yerde kalır, ne gökte."

Diye de ifade etmişlerdir. Zalimin zulmü varsa -şüphesiz- mazlumun da Al­lah'ı vardır. Bir hadis-i şerifte:

"Mazlumun bed-duasından iyi korununuz (zulmün her nev'inden sakını­nız, hiç kimseye zulmetmeyiniz ki, mazlum aleyhinize dua yapmış olmasın). Zira o, bulut üzerine hamlolunur (huzûr-u Hakk'a tez ulaşır ve kabul edilir). Allah Teala mazluma buyurur ki:

Sana mutlak ve muhakkak yardım ed (ip hakkını ve intikamını zalimden alıver) eceğim, bir zaman sonra olsa da", buyurulmuştur.

Diğer bir hadis-i şerifte de, şöyle buyurulmaktadır:

"Kafir bile olsa, mazlumun bedduasından kendinizi koruyunuz. Zira onun önünde bir perde (kabulüne mani' bir sebep) yoktur."Şu halde, Adil-i Zü'1-Celal hazretleri; zalime müsaade eder, mühlet verir, onu imhal eder. Fakat hiçbir zaman ihmal etmez. Hiçbir zalimin işlediği zu­lümler, haksızlıklar yanına kar kalmaz. Vakti gelince dest-i kahr-ı kudret onu derhal ve ansızın yakalar.

Buhari'nin [533]Ebu Mûsa el-Eş'ari (r.a.)'den tahriç ettikleri bir hadiste Resûl-i Ekrem (s.a.s.) efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Şüphesiz Allah; zalime (hemen azab etmez) mühlet verir verir de, en son onu bir kere yakaladı mı, artık bir daha onu kurtarmaz; göz açtırmaksızın yakalar" Sahabi Ebu Mûsa der ki; bundan sonra Resûlullah (s.a.s.):

ayetini okudu.

"Ve işte Rabbinin muahazesi (azab ve cezası böyle bildirdiğimiz gibi)dir, ahalisi zalim oldukları halde memleketleri muahaze ettiği (azab eylediği) zaman. Şüphe yok ki O'nun kahr-u azabı çok elem vericidir, pek şiddetlidir."Ziya Paşa'nın dediği gibi:

Zalimlere bir gün dedirtir kudret-i Mevla;

Tallahi "Lekad asereke'llahü aleyna"...


Baş Örtüsüne Karşı Olmanın Gerçek Sebebi Acaba Nedir?


Defalarca ifade ettiğimiz gibi, başörtüsü de nass-ı Kur'an ile sabittir. Vücûdun diğer aksamını (kadınlar hakkında) tepeden topuğa kadar bol ve kalın bir elbise ile örtmek nasıl farz ise aynı şekilde başı da -kulakları, saçla­rı, boynu ve gerdanı kapatacak biçimde- örtmek farzdır. Bunun farz olduğu­nu inkar eden kafir olur. Çünkü Kitab ve Sünnetten kat'i delil ile sabittir. Al­lah'ın ve Resulünün kesin emridir. Halbuki bir mü'minin, Allah'ın emrine, Resûlullah'ın hükmüne muhalefet etmesi kat'iyyen caiz olmaz.

"Ne bir mü'min erkek için, ne de bir mümine kadın İçin, Allah ve Resulü bir şeye (bir işe) hükmettiği zaman, ona muhalif olan işlerinde kendilerine muhayyerlik yoktur (dilediklerini ihtiyar edemezler. Doğrusu re'y ve iradelerini, Resûlullah'ın re'yine tabi kılmaları ve hükmünü bila-kayd-ü şart kabul­lenmeleri icab eder). Her kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse muhakkak ki o, apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır.

Binaenaleyh mü'min olanların, bu emirleri kayıtsız şartsız kabul etmeleri ve emredildiği şekilde tatbik eylemeleri gerekiyor. Mü'min olmayanların da, -eğer iddia ettikleri gibi medeni iseler- onlara saygı duymaları, dininin gereğini yapmalarına ve inandıkları gibi yaşamalarına mani' olmamaları ve mü­dahalede bulunmamaları icab ediyor. Nitekim medeni memleketlerde haya­tın seyri budur. Şer'an münker olan kötülüklere mani' olmazlarsa da, dinen ma'rûf ve me'mûrun-bih olan iyiliklere de karşı çıkmazlar. Başını açan bir kadına "Niçin açtın?" demezler. Bununla beraber başını örten bir kadını da, açmaya, açılmaya icbar etmezler. Kat'iyyen vicdanlara baskı uygulamazlar...

Hal böyle olduğu ve hakikat de bundan ibaret bulunduğu halde, acaba bazı ülkelerde bu, niçin böyle olmuyor da yetkililer tarafından -ellerine fırsat geçtikçe- kadınlar, kızlar başlarını açmaya zorlanıyor ve böylece neden vicdanlara baskı uygulanıyor? Halbuki imansızların; teberrüce; açılıp saçılmaya ihtiyacı olduğu kadar -hatta ondan çok daha fazla- biz mü'minler; tesettüre; Allah'ın emrettiği biçimde örtünmeye ihtiyaç ve iştiyak duyuyoruz. Bunun; izzet, şeref ve fazilet olduğunun idraki içinde bulunuyor, imanımızın alameti ve iffetimizin şiarı olan baş Örtümüzle iftihar ediyoruz!..

Sizin beğendiğiniz şu Sümbül kadın ise, bizim takdir ettiğimiz de şu teset-türlü (örtük) hanımdır. Sizin hedefiniz, hayali olan lezzet-i dünyadır. Bizim gayemiz de hakiki olan hayat-i ebediyye ve rıza-yı Mevladır. Dünya kafir için cennet, mü'min için zindandır. Şu kadar ki inananların bu dünyada vic­dan huzuru, gönül hoşluğu, imansızlannkinden asİa az değildir. Mü'minin, namaz gibi, tilavet-i Kur'an gibi ibadetlerden aldığı hazzı, duyduğu zevk-i ruhaniyi, hiçbir işret ve sohbette görmek, bulmak mümkün değildir. Çünkü itmi'nanı kalbin, vicdan huzurunun ve gönül hoşluğunun kaynağı ancak iman ve tilavet-i Kur'an'dır!.. Ehl-i gaflet bunu, işret alemi gibi sefahet yuva­larında arıyorlarsa da bulamamakta ve gönül darlığından kurtul anlamakta­dır... Pekala baş örtüsüne karşı çıkmanın ma'nası nedir?

Bizim kanaatimizce baş örtüsüne alerji duymanın iki sebebi vardır:

a- İslam kadınlarının; Allah'a, peygamberine ve O'nun vasıtasiyle bize gelen Kitab ve Sünnete iman edip, Allah'ın emrine uymaları ve O'nun ahka­mını mümkün mertebe uygulamalarıdır. İmanımıza, ibadetimize, ahlak ve if­fetimize kızıyorlar. İslam hatûnuna, müstesna heybet ve haşmet bahşeden baş örtüsünden adeta korkuyorlar... Haddi zatında bu, kınanacak, ayıpiacanak bir şey değildir, takdir edilmesi lazım gelen bir şeref ve fazilettir. Ancak faziletin kadr-ü kıymetini bilmeyenler, fazilet erbabını takdir ede­mezler!..

b- Açık saçık olmaları ve -edeb-ü vakarda mücerred olarak- fisk-u fücur içinde bulunmamalarıdır. Şu halde tesettüre ve bilhassa başörtüsüne karşı çıkmanın yegane sebebi, karılarının, kızlarının açık olması, kendileri­nin de onları kaptmaktan aciz bulunmasıdır.

Gerçekten, imansızlar imanlıları, iffetsizler iffetlileri, vicdansızlar vicdanlıları, murdarlar temizleri, fasık-facirler salihleri ve hayasız açık­lar tesettürlü olanları sevmezler. Onlara eza etmek, iz'aç eylemek için elle­rinden geleni yaparlar.

Ellerinden gelse bir yudum suda boğmak, herkesin hakkı olan yerlerden koymak isterler. Mü'minliğin kıymeti de, bunlara ta­hammül etmek ve ta'viz vermeden mücahede eylemekle tecelli eder. Yoksa hafif bir tazyik karşısında başını açan kadının, kızın müslümanlığından ne olur? Öğrendiği ilimden ne hayır gelir. ilim; edeb ve ahlak için öğrenilir. iffet ve fazilet, hiçbir şeye değişilmez!.. Eğer bunlardan başka bir sebep bili­yorsanız söyleyin...

Demek ki dinsizler;

"Biz nasıl isek, siz de öyle olacaksınız, sizi de bi­zim gibi yapacağız, ta ki sizin iffetiniz karşısında bizim iffetsiz olduğu­muz anlaşılmasın ve hiç kimsenin kimseye, ma'na verecek yeri kalma­sın..." demiş oluyorlar...

Tilkinin kuyruğu tuzağa tutulup kopmuş, mahcup vaziyette arkadaşları­nın yanlarına gelen bu tilki;

"Arkadaşlar, "Kuyruk" denilen şu püsküllü beladan kurtuldum, sizlere de onu kestirmenizi tavsiye ederim." demiş ve bu sayede ayıplanmaktan halas olmak istemiş. Fakat tilkinin, en büyük meziyyet ve marifetinin kuyruğuna bağlı olduğunu bilen öbürleri; "Senin, kuyruğunu kaybettiğin için biz de mi feda edelim ve rezil olalım?" de­mişler...

Müslümanların başörtüsüne uzanan elleri Allah kırsın. Amin!

Başörtüsünün, milletlerin fen ve teknikte ilerlemelerine hiç bir mani yoktur. Fakat ona düşman olmak; müslüman kadınları, kızları başlarını aç­ma) ya zorlamak, çok feci neticeler tevlid edebilir. Başını örttüğü için karısın­dan ayrılan da olmuşsa da, başını açtığı için, niceleri karısını terk etmiştir. Zira karısının, kadınlık hayatından ve bütün ziynetlerinden istifade etmek münhasıran kocasının hakkıdır. Başındaki saçlar da kadının en cazib bir ziynetidir, binaenaleyh kocasından başkasını ondan yararlandırmaya kat'iyyen hakkı yoktur. Gayur; fıtraten kıskanç olan (ve olması lazım gelen) bir mü'minin buna göz yummasına imkan yoktur.

Bu gayet hassas mevzu' tarihte kanlı hadiselere sebebiyet vermiştir.

Medine-i Münevvere'nin bir mahallesinde kaim Beni Kaynuka' Yahûdilerine Peygamber (s.a.s.)in savaş açmasının sebebi, bir müslime ka­dının baş örtüsüne saldırmalarıdır. Şöyle ki; Arab müslümanlarından bir ka­dın; sürekli satılık malları ile Beni Kaynuka çarşısına gelip onları satmış ve orada bulunan bir kuyumcunun yanına gidip oturmuştu. Yahudiler, ona yü­zünü açtırmak istiyorlardı, fakat kadın imtina etmişti. Derken kuyumcu, kadının elbisesinin ucunu kasdedip arkasına düğümledi ve kadın -işini bitirip de- kalkınca avreti (yüzü, saçları) açıldı.

Bunun üzerine kadın feryat etti ve müslümanlardan bir erkişi, kuyumcunun üzerine atılıp onu öldürdü. Yahûdiler de şiddetli saldırıya geçip o müslümanı şehid ettiler. Böylece müslümanlar gazaplandı ve bu yüzden müslümanlar ile Beni Kaynuka' Yahudileri arasına şerr-u fesat düşmüş oldu. Onların bu ihanet ve ittifakı bozmalarından haberdar olan Resûlullah (s.a.s.) derhal kuşattı ve bu muhasara onbeş gün devam etti. Sonra bir daha geri dönmemek üzere Medine'den sürüldüler, böylece defolup gittiler...

İşte bu hadisenin sebebi, Beni Kaynuka' Yahudilerinin; bir müslüman kadının başını açtırıp, yüzünü görmeğe teşebbüsleri oldu. Bela başlarına bu yüzden geldi!..

Demek ki tarih tekerrürden ibarettir. Eski hadiselerle yenileri arasında bir alaka muhakkak ki vardır. Belli ki baş örtüsü düşmanlığının arka­sında -Allah kahretsin- Yahûdi parmağı vardır. Fuhuş filmlerini, müstehcen resimleri sergileyen, aşk ile alakalı kıssalar, romanlar, masallar hazırlayan ve neşriyat yoluyla açıklığı tervice çalışan, esasında yine yahûdilerdir.

İblis vari çeşitli üslûblarla, türlü kılıklara bürünerek fıtrat-ı selimeyi bozup, insa­nı; elbisesinden iffetinden, takva ve taatinden mahrum edip, insani meziyyet ve hususiyetlerini zayi ettirip behaim derekesine düşürmeye olanca imkanla­rını sarfederek ve seferber olarak uğraşan bu mel'unlardır, siyonistlerdir. Ta ki bir hayal mahsulü olan Yahûdi egemenliği gerçekleşmiş olsun. İslam'ı iç­ten kemiren masonlar da, mel'ûn yahûdilerin uşaklığını yapmakta, onların bu menfur ve meş'ûm emellerinin tahakkuku için faaliyette bulunmaktadırlar...

Yar ve ağyar şunu iyi bilsin ki; elbise işi, kılık kıyafet işi; kadının başını ve bütün vücudunu örtme meselesi Allah'ın dininden, şer'i hükümlerden ve İslam'ın hududundan hariç, ayrı bir şey değildir o, İslam'ın bölünmez bir par­çasıdır. Onun İslam'dan ayrı olduğunu sanan, söyleyen kimseler ya cahil ga­fillerdir, yahut da garazkar kafirlerdir. Onun; iman, ibadet ve ahlakla ciddi bir alakası ve ittisali vardır. O (tesettür), her şeyden evvel Allah'a bir kulluk borcudur. Ahlakın ve iffetin mevcudiyeti onun varlığına bağlıdır...

Binaenaleyh başörtüsünün, paha biçilmez baş tacı olduğunu müdrik olan ve kat'iyyen başını açmak, bir saç telini bile göstermek istemeyen taze kızları başlarını açmaya zorlarken; "Ankara'nın Ulus, İstanbul'un Taksim ve İzmir'in Konak meydanlarında kaç tane başı örtülü kadın, kız var?" diye misal verilemez. Bu, çok gülünç bir şey olur!.. Bu meydanlarda dola­şanlar -farz edelim- umumiyetle deli (mecnûn) kimseler olsa, acaba akıllıla­rın, bunlara bakıp da akıllarını atması ve onlar gibi deli mi olması icab ede­cek ki?..

Hayatımız boyunca çok şeyler gördük! Fakat delileri, dinsizleri, densiz­leri ve dansözleri örnek alan dinli, imanlı, aklı başında ve şuuru yerinde hiç kimse görmedik!.. M. Akif merhumun ta'biriyle (o meydanlarda başıboş dolaşanların):

"Neleri vardır fezailden?.. Neleri eksik rezailden?" demek istiyoruz.

Müslümanlık pak siyretten ibaretken yazık!..

Öyle saplandık ki levsiyata: Hala çıkmadık.

Çiğnenirsek biz bugün, çiğnenmek istihkakımız:

Çünkü izzet nerde, bir bak, nerdedir ahlakımız?

Zulme tapmak, adli tepmek, hakka hiç aldırmamak;

Kendi asudeyse, dünya batsa, baş kaldırmamak;

Ahdi nakzetmek, yalan sözden tehaşi etmemek;

Kuvvetin meddahı olmak, hakkı hiç söyletmemek;

Mübtezel birçok merasim: İnhinalar, yatmalar,

Şaklabanlıklar, riyalar, muttasıl aldatmalar.

Sade bir sözdür fakat hikmetlerin en mücmeli:

Bir halas imkanı var: Ahlakımız yükselmeli.

Yoksa pek korkunç olur katmerleşip hüsranımız...

Çünkü hem dünya gider, hem din eğer yapmazsanız

Mehmet Akif Ersoy


Bu kabil -şer'i- hükümler hakkında: "Kur'an'da, sünnette var mıdır?.. Ve İslam'da yeri nedir?" diye sormak ve müslümanları, inandıkları dinin gereğini yapmak ve yaşamakta en azından serbest bırakmak icab eder. Bir Yahûdinin ve bir Hıristiyanın olduğu kadar, Müslümanın da hak ve hürriye­tinin olması icab etmez mi?


Teberrüce Açılıp Saçılmaya Sürükleyen Sebepler Nelerdir?


Tesettürün kıymeti, İslam dinindeki yeri bu derece mühim ve muazzam olduğu halde, teberrücün de maddi-manevi zararı ve afeti çok yönlü ve son derece yaygın bulunduğu halde acaba müslüman kadınların ve kızların da, bu sari illetle mübtela olmalarının, işbu korkunç hastalığa tutulup, kendileri­ni bu -şimdilik elbiselerini yakan, ileride vücutlarını da yakacak olan- asrilik ve modernlik ateşinin içinde bulmalarının sebebi nedir? Onları, bu rezaletin ve perişan vaziyetin içine iten ve vadisine atan hangi amillerdir?..

Bu, göz kamaştıran fitnenin cazibesi; akıllarını almış; avamm-u havas bu püsküllü belanın te'siri altında kalmış; çirkab-ı maasiye; kimi dizlerine, kimi göbeğine, kimi de kulaklarına kadar dalmış; zavallı insanlar, iblislerin süslü laflarına aldanmış; çirkin işlerini tezyin etmiş, güzel görmüşler; eroin, afyonlarını yutup sarhoş olmuşlar; cehennemin yolunu tutup Arasat'ta kal­mışlar; iffeti, hayayı atmışlar, salihata seyyieler katmışlar; dini dünyaya, hi­dayeti dalalete ve cenneti cehenneme satmışlar...

Şimdi açıklığı, meşru gö­rüp göstermeğe, asrileri, ma'zûr görüp göstermeğe çalışıyorlar, fitne ve fesadına alışıyorlar, İbahıyye taifesi gibi, normal karşılayıp, vücutlarını açıp açtırıp "Vicdanlarımız kapah" diyerek kusurlarını örtmeye, açıklarını ka­patmaya çareler arıyorlar... Neden?..

Kimi, "Allah kerimdir, afveder" diyor; kimi de: Medeniyetin icabı olduğunu söylüyor.

Kimi de; "Kızlarımın çabuk evlenmesi için böyle yapıyorum" cevabı­nı veriyor.

Bir takım kadınlar da; kocalarını hoşnut etmek ve kendisinden başkası ile ilişki kurmasına meydan vermemek için böyle yaptığını söylüyor.

Birçokları; henüz kızlarının küçük olduğunu ve örtünme vaktinin gel­mediğini iddia ediyor. Bazıları; ihtiyar olduklarını ileri sürüyor, "Adam be­ni kim ne yapar, bana kim bakar." diyor.

Kimi kadınlar, kızlar da çirkin olduklarını, erkeklerin kendilerinden nef­ret edip kaçtığını, yüzüne bakan olmadığını, binaenaleyh boyanıp, süslenip de açılmaya mecbur olduklarını gerekçe kabul ediyor...

İşte böyle her biri; uydurduğu, iblisin ilka ettiği bir bahane ile kendisini mazur görmeğe çalışıyor, işlediği günahın büyüklüğünü bilmezlikten geli­yor, Allah'a isyan etmeye devam ediyor ve bu geçersiz gerekçelerle mütesel-li olacağım diye kendisini aldatıp duruyor... Şimdi gelelim bunların cevap­larına:

1) Evet Allah (c.c.) Hazretleri Kerim ve Rahm’dir. Kullarına namütenahi nimetler ikram ve ihsan eylemiştir. Ancak bu ilahi lûtf-u keremin muktezası gereği, ona karşı mağrurlanarak edebsizlik, ahlaksızlık etmek, is­yan edip günaha girmek değildir. Bilakis o lutf-u keremin büyüklüğü, yük­sekliği nisbetinde hamd-ü şükranda bulunmak, ibadet ve taat ile, iffet ve te­settür ile saygıyı, ihtiram ve ta'zimi artırmak; isyan, tuğyan ve nankörlükten kaçınarak yüksek ahlaka ve fazilete sahip olmaktır. Şeytanların dediği, de­dirttiği gibi:

"Adam sen de, Allah Kerimdir, istediğini yap, dilediğin gibi yaşa, dünyada sana yaptığı ikram ve ihsanını ahirette de yapar." diyerek laübalilik etmek, yanlış bir kıyas ile aldanmaktır ki; bu, onun; o lûtf-u kereme layık olmadığını, ona istihkakı bulunmadığını isbat eder. Şu halde Kerim'in keremine karşı ibadet ve taat İle, edep ve İffet ile şükr-ü ta'zimi artıracak yer­de keremine mağrur olup da saygısızlık, edebsizlik ve isyan etmek büyük bir gaflet ve dalalettir. Kerim Allah'ın, kahr-u gazabı ve cehennem azabı oldu­ğunu da unutmamak lazımdır!.. Cenneti, cehennemle değişmek kadar bir bu­dalalık düşünülemez...

2) Başörtüsü, tesettür; yirminci asrın medeniyetiyle bağdaşmıyor, di­yenler eğer; "Batının anlayışına ve Avrupa medeniyetine ters düşüyor." demek istiyorlarsa bir bakıma doğru söylemiş oluyorlar. Çünkü Batı medeni­yeti, behimi arzularını tatminde fertlere mutlak hürriyyet veren, insanlık me­ziyetlerine ve ahlaki kıymetlere bağlı kalmaksızın kaza-i şehvet için istediği yolu seçmek ve dilediği gibi yaşamakta sınırsız serbesti hakkı tanıyan ve bu bakımdan insanları hayvanlardan daha sefil vaziyete indiren "Başıboşluk" esası üzerine kurulmuş "Mim'siz" bir medeniyyettir; deniettir. İnsanların, maneviyyatını, maddiyatlarında çürüten, sonra da Esfel-i Safilin'e göçüren bir felakettir.

Hedefi; hammadde halindeki insanları potasında eriterek, disiplin altında tutarak olgun, tertemiz hale getirmek ve maddiyatlarını ve ma­neviyatlarında eritip tasfiye ederek ve adeta melekleştirerek A'la-yi İlliyyin: (yüceler yücesin)e uçurmak olan ve beşerin her zaman, her yerde ve her asırda her türlü ihtiyaçlarına cevab vermeye salih ve müsteidd bulunan Hakk'ın dini İslam, Avrupa'nın işbu "Mim"siz" medeniyyetiyle tabii ki bağdaşmaz.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar? Medeniyyei dediğin tek dişi kalmış canavar.

Asır değişiyor. Hidayet dalalet, iman küfür, iffet haya ve hayasızlık iti­bariyle insanlar da değişiyor. Fakat ecel değişmiyor, ölüm hiç değişmiyor.

"Ölümün sekaratı içinde şiddetten şiddete atıldıkları, meleklerin de pen­çelerini uzatarak kendilerine:

"Haydi bakalım, canlarınızı çıkarın veya ken­dinizi kurtarın. Allah'a hak olmayanı söyleyegeldiğiniz ve Allah'ın ayetleri (ile sabit olan hükümlerinden kibirlenerek yüz çevirmiş olduğunuz içindir ki, bugün siz hakaret-ü zillet azabıyla cezalandırılacaksınız." dedikleri za­man sen o zalimleri bir görmelisin!"

Ey son cahiliyyet asrının "Usaresini" içerek sarhoş olmuş, serkeş zalim­ler! Asır ve bu "...deniet" acaba sizleri ölümün pençe-i kahrından, zillet ve hakaret azabından kurtaracak mı?.. Bu hayalı ma'zeretiniz, Allah katında kabul görecek mi?.. Asla. Çünkü asrı ifsat edenler de insanlardır, daha doğrusu insan suretindeki hayvanlardır!..

Ey şerefli İslam hatûnu! Asrındaki kadınların çoğu fisk-u fücura daldı­lar, niçin onları taklit ediyorsun? Çokları nar-i Cahim'e girecek, neden onlar­la beraber olmaya can atıyorsun? Neden kendine; Hz. Aişe, Hz. Fatıma, Hz. Safiyye ve Hz. Esma (r. anhünne) gibi mübarek peygamber kadınlarını, kız­larını ve Sahabe-i kiram hatûnlarını örnek almıyor, nümûne-i imtisal kabul etmiyorsun?..

"Kim bir kavme benzerse o, onlardandır." ve:

"Kim bir cemaati severse onlarla beraber haşrolunur"Acaba siz kimlerle haşrolu nacak sın iz, hiç düşündünüz mü?

3) Yazıklar olsun! Demek heybet ve ihtişam kazandıran, haya ve takva eseri olan elbisenden utanıyorsun da, baş açık, kollar açık, bacak ve baldırla­rın açık olmasından, mahremlerinden başkasının bakması helal olmayan yerlerini yabancı erkeklere göstermekten sıkılmıyorsun, öyle mi?.. O halde sen imanını zayi etmişsin, hayır; aklını da yitirmişsin. Sen asıl, tüyleri alınmış, sırf derisi kalmış tavuk gibi üryan hale geldikten sonra maskara oluyorsun, gülünç vaziyete düşüyorsun.

Doğrusu hayret! İzzet, şeref kazandıran elbise­den utamyormuş da, rezil ve rüsvay eden açıklıktan sıkılmıyor, hatta iftihar ediyormuş... Fisk-u fücura dalanlar ile sen de mi dalacaksın? Hırsızlık ya­panlarla sen de mi yapacaksın? Şarap içenlerle sen de mi içeceksin ve zina eden fahişelerle beraber senin de mi zina etmen icab edecek?.. Ta ki seninle alay etmelerinden, zevklenmelerinden kurtulasm öyle mi?.. Bu nasıl mantık­tır veya ne kadar mantıksızlıktır!..

Siz o edepsizlerin; açıklığı, rezilliği ile alay etmez, onları maskara yap­mazsanız, iffetin ve örtünün kıymetini bilmez, örtünüzle iftihar etmezseniz onlara böyle fırsat vermiş olursunuz ve böylece edepsizler tarafından tahkir olunursunuz!.. Kadına, yüksek değer kazandıran aklı, ahlakı, edeb-ü takvası, ibadeti ve iffeti değil de; ojesi, boyası, tırnaklarının kartal pençesi gibi uza­ması ve papatya çiçeği gibi açılması mı yoksa?..

Mü'min; imanın, dinin yüce kıymetini bilmediği için kendisiyle, dinin icabları ile alay etmek isteyen budala kafirlere, Hz. Nûh Aleyhisselam'ın de­diği gibi:

"Bizimle eğlenip alay ediyorsanız biz de sizinle, sizin bu eğlenmeniz gibi alay edip eğleneceğiz. Artık rüsvay edecek azabın kime gelip çatacağını, bundan başka ahiretteki azab-ı daiminin de kimin başına ineceğini ileride bileceksiniz"der, demelidir...

Şunu iyi bilmelidir ki; Allah'ını, peygamberini, dinini, diyanetini, kitabı­nı ahiretinİ unutup kulluk vazifesini yapmayan, kendinden geçmiş, sefahat ve sukut-u ahlak içinde şeytanlara kul olmak vaziyetine düşmüş, gübre bö­cekleri gibi gülden korkar, pislikler içinde dolaşır hale gelmiş sefil mahlûkların tenkit ve tahkirleri, İslam'ın izzetiyle yaşayan bir insan için en büyük takdir yerine geçer, geçmelidir. Bununla iftihar etmelidir!..

4) Bazı anneler, babalar zannederler ki;

kızlarının gül gibi açılması, hılki ve harici ziynetlerini izhar etmeleri çabuk evlenmelerine sebep olacak, bu halleriyle onları beğenen çok olduğu için, bir nice kimseler, belki de pa­şalar, beyler talip olup dünür gelecek. Ondan sonra, tüccarın malını, metaını satışa arz ettiği gibi kızlarını arz ve teşhir ederler.

Düşünmezler ki; kızları­nın, boyuna boşuna, dış güzelliğine bakarak talip olanlar, onların; huyunu, hayasını, ırz ve namus hakkında muhafazakarlığını da nazar-ı itibara alacak, bu manevi değerlerden mahrum olduğu takdirde ona asla talip olmayacaktır. Bugün birçok gençlerin, evlenmek istemediğini, evlenmenin adının bile anıl­masını arzu etmediğini müşahede ediyoruz.

Hiç şüphesiz bunun başlıca se­bebi; bu türlü -arsız- kızlarla evlenen gençlerin mes'ût olamaması, kendileri­ne kanaatlerinin hasıl olmamasıdır. Bunlar kocalarına mı hizmet edecek, yoksa kocaları bunlara mı hizmet edecek? Bilhassa, haramdan sakınan, mahdut gelirli gençler; bunların istediği lüks ev eşyalarını, .giyim eşyalarını ve nefis gıda maddelerini nasıl ve hangi yolla te'min edecek?.. Bunu koluna takıp da sinemaya gidecek mi, karşı karşıya oturup da sigara içecekler mi?.. Eskiden yüz göz olduğu erkek arkadaşları, bunun yanına destursu girebile­cek mi ve elini sıkıp, oturup rahatlıkla sohbet edebilecek mi?,.

Allah'a yemin ederim, zerre kadar imanı ve iz'anı olan bir delikanlı böyle bir kızla evlenmek istemez, evlenip de dünyayı başına zinden aylemez...

Binaenaleyh bu menfur teberrüc; açıklık; kızların tez evlenmelerine değil bilakis evlenememelerine, dul kalmalarına sebep oluyor, kendilerine talib olan bile bulunmuyor. Hatta okul ve iş hayatında onlara arkadaş olanlar dahi kendilerinden nefret ediyor. Öyle ya; müsta'mel (kullanılmış) elbiseyi yeni diye kim alır?.. Herkesiz az çok aklı, iz'anı var...

O halde kızlarınıza güzel edep ve ahlak verin, onları "Saliha" olarak ye­tiştirin. Kendilerine; ahlakı iffeti, vakar ve hayası yüzünden talip olacak salih, müttaki gençler ile evlenmeyi tercih etmelerini tavsiye ve te'min edin. Bir hadis~i şerifte buyurulmuştur:

"Dünyanın hepsi mal metadır: Yararlanılması gerekli olan eşyadan iba­rettir. Bu dünyanın en hayırlı metaı; Saliha olan kadındır."

Saliha olan kadınlar; Allah'a itaat ederler, kocalarına karşı divan durup haklarına riayet ederler. Kocalarının gıyabında nefislerini, namus ve haysiy-yetlerini, mallarını, çocuklarını ve aile esrarı gibi muhafazası lazım gelen hususları, Allah'ın hıfz-u himayesine güvenerek muhafaza eylerler. Efendile­rini gayr-i meşru tekliflerle üzmezler, üzgün oldukları zaman onları teselli ederler. Kocaları yüzlerine baktığında onları mesrur eylerler. Zira imanlı, edepli, vakur, itaatkar ve kanaatkardırlar...

Böyle bir hanımla evlenmek kadar bir saadet, artık bu fani alemde düşü-nelemez!.. O halde kerimelerinizi; iffet, edep, taat ve takva ile techiz edin, "Saliha" olsunlar da, kendilerine; Allah'tan korkan, kuldan utanan salih ve müttaki kimseler talip olsunlar. Zira bir kızın da, böyle üstün vasıflara sahip muhterem bir gençle evlenmiş olması kadar bir saadet ve bahtiyarlık tasav­vur olunamaz, isterse yiyecek ekmekleri olmasın. Allah rızasını tahsil için evlenen gençlere, O, mutlaka yardımcı olacak, fadl-ü keremiyle onları gani; zengin kılıp, ağyara muhtaç olmaktan kurtaracaktır!..

Binaenaleyh kerimeleriniz sizlere emanettir. Onların, -te'dib ve terbiye ettikten sonra- Allah'tan korkan müttaki zevatla evlenmelerini te'min edin, Allah'tan hayırlısını isteyin. Allah'tan korkandan korkulmaz. O, zevcesini severse ikram eder, şayet sevmezse zulmetmez. Eve, ağzından murdar salyalar akıtarak, sarhoş vaziyette gelmez. Karısını yatakta yalnız bıra­karak fahişe, facireler yanında gecelemez. Binaenaleyh Allah'tan kork­mayandan korkmalıdır... Behemehal dindarlar tercih olunmalıdır...

Şimdi sen ey; kızını açan, olanca ziynetlerini, beden güzelliğini ağyarın gözleri önüne sergileyen gafil adam! Kızına nasıl bir koca arıyorsun? Adam olsun da nasıl olursa olsun mu diyorsun? O takdirde sen kızına düşmanlık ediyor, onun hayatını her iki alemde mahvediyor ve canını cehenneme terk eyliyorsun. Zira münfail ve tez müteessir olan bir kızın; bir imansız, bir ka­fir, bir komünist, bir mason, hasılı; bir fasık ve bir dinsizle evlenmesinin akı­beti, dünyada felaket ve cinayet; ahirette de hüsran, mahrumiyet ve nedamet­ten başka bir şey değildir. Bunun böyle olduğu mutlaka bilinmelidir!..

5) Kocalarının emriyle, onları hoşnut etmek için açılan kadınlar, kendi­lerini mes'ûliyetten kurtarabilecekler mi ve bu havadan ma'zeretleri Allah katında fayda verecek mi?.. Zira Halık Teala'ya isyan olan yerde mahlûka; aciz kula itaat caiz değildir. İtaat, ancak nıa'rûf ve meşru iş­lerde olur. Fasık bir zevcinin rızasını tahsil için bir kadın, Kerim Rabbinin gazabını gerektiren bir harekete nasıl tevessü! edebilir?.. İtaat ve saygıya hangisi daha haklı? Kahhar olan Allah mı, yoksa gayretsiz ko­cası mı?

Gûya belki boşar da, evimden evladımdan mahrum kalırım, diye korkuyor da cennetten ve ebedi saadetten mahrum edilirim, diye korkmuyor mu?.. Eğer bu kadın, sağlam imanlı ve şuuru yerinde olsa erkeklik meziyet­lerini kaybeden, karısını örtmekten aciz, Rabbinin emrinden gafil olan bu mu'lin-i fısk adamla beraber yaşamak istemez. Çünkü tertemiz bir ruh ile habis bir ruh asla insicam etmez. İki zıddın bir arada olması kadar sıkıntılı bir hayat düşünülemez! Murdar, kirli kadınlar murdar erkeklere mahsustur. Habis erkekler murdar kadınlar içindir...

6) Bir takımları da; henüz genç tıfıl olduklarını ve ihtişam, örtünme vaktinin gelmediğini ileri sürerek kendilerini ma'zûr göstermeye çalışıyorlar. Sübhanallah? Bu nasıl bahane? Tesettür; ziyneti, güzelliği gizlemek için de­ğil de, ihtiyarlığı saklamak, ak tüyleri örtmek için mi emredilmiş ki? Halbu­ki Allah (c.c.) bunun aksini emrediyor:

“Kadınlardan oturanlar, yani; hayızdan, nifastan kesilmiş, çok ihtiyar­lıktan şehveti kalmamış, bir nikah; evlenmek ümidi beslemeyen kadınlara ge­lince; gizlemeleri lazım gelen ziynetlerinden hiçbirisini açmamak, erkeklere göstermemek şartiyle üzerlerindeki çarşaf ferace gibi dış rubalarını bırakıp yalnız başörtüsü ile kalmalarında onlar üzerine bir günah yoktur. Bununla beraber bundan da, iffet adabına riayet edip gençler gibi sakınmaları ve ör­tünmeleri kendileri için daha hayırlıdır. Allah, gizlide açıkta ne söyledikleri­ni işitici ve maksadlarını da hakkıyle bilicidir."

Görülüyor ki ihtiyar kadınların, kendilerinde fitneye sebep olacak bir ci­het bulunmadığından, başlarını açmamak ve ziynetlerini de göstermemek şartiyle dış elbiselerini bırakarak çarşafsız vaziyette çıkmalarına müsaade edilmiştir. Bununla beraber onların da, rubalarını koymaktan sakınmaları ve gençler gibi örtünmeleri kendileri için daha hayırlıdır, denilmiştir.

Hayızdan, nifastan kesilmiş, son derece ihtiyar kadınlar hakkındaki hükm-ü ilahi bu olunca endam ve arayişini, ziynet ve güzelliklerini gösteren, süslenip de so­kağa çıkan gençler hakkındaki hükm-i şer'i ne olur? İffetten nasibleri kalır mı?.. Genç kızların, daha çok calib-i dikkat olup ilgi çektiği ve menba-i fitne olduğu aşikardır. Bir kız çocuğu dokuz yaşına girince "Müştehat" sayılır. Ona karşı meyi, şehvet uyanır. Binaenaleyh ziynetlerini, taze tenini, -değil şımarık fasıkların aç gözünden-, inanan mü'minlerin nemli gözünden dahi gizlemek gerekir. Örtünmeye çocukken alışmayanlar, baliğa olunca onu ba­şaramazlar. Çubuğu küçükken eğmek lazımdır...

Kaydettiğimiz bu ayetle, yaşlı olduğunu bahane ederek açılan çocuk ruh­lu ihtiyar kadınlara da gerekli cevap verilmiş oldu. İhtiyar kadınlar da süsle­nip açılır mı demeyin. Ne acuzeler; kocakarılar var ki, gençlerden ziyade süslenmeğe meraklıdır ve güzel görünmeğe özenir. Süslenmeleri -bilhassa kocalarına karşı süslenmeleri- günah değildir, bilakis sünnettir. Süsleri ile yabancı erkeklerin yanlarına çıkmaları günah ve haramdır. O halde ihtiyar olmakla beraber vücudunda tenasüb olan ve yüz güzelliği kaybolmamış bu­lunan kadınlar, henüz erkeklerin gönlünü, meylini celbedecek vaziyette ol­duklarından onlar hakkında tesettür hükmü bakidir ve dış rubalarını dahi bı­rakmaları caiz değildir. Zira:

"Her yere düşeni, bir bulan; bir eğilip de alan olur." demişlerdir...

7) Çirkin olduklarını bahane ederek açılmış olan kadın, kızlar da mes'ûliyetten kurtulamazlar. Hakiki güzellik ahlak güzelliği, edep güzelliği­dir. Allah, kulunun servetine, suretine değil, ihlasına, niyyetine bakar. Ona göre muamele yapar. Güzeli de Allah yaratmıştır, çirkini de! Birini güzellik­le ibtila ederken, diğerini de çirkinlikle imtihan etmiştir. Belki de güzellik, çirkinlikten daha çok sahibinin başına bela, musibet getirmiştir... Bir kadının

kıymeti; cemaline, sun'i ziynetine değil, iffet-i hayasına ve ahlaki meziyyeti-ne bağlıdır. Bir mü'min; "eller ne der?" dememeli, "Allah ne der, nasıl muamele yapar?" demeli ve rıza-yı ilahiyi en büyük saadet ve gaye-i zevk bilmelidir. Allah (c.c), sevdiklerini, mü'minlere yar kılar, sevdirir ve rahme-tiyle sevindirir. Nice faziletli insanlar, sureta çirkin kadınlar ile evlenip mes'ût olmuş, salih evladlan doğmuştur. Nitekim Peygamber (s.a.s.) Efendimiz'in mevlası beyaz olduğu halde Habeşli siyah Bereke hatunla evlenmiş ve ondan Cenab-ı Peygamber'in çok sevdiği "Siyah renkli" Kumandan Üsame (r. anhüm) dünyaya gelmiştir...

İmam Buhari -Tecrid-i Sarih[546] Ata İbn-i Ebi Rabah'tan tahriç etmiş, İbn-i Abbas (r.a.) ona şöyle demiştir:

"Ey Ata! Sana cennet ehlinden bir kadın göstermiyeyim mi ?"

"Evet gös­teriniz" dedim. Bunun üzerine;

"Şu -gördüğün İri yapılı ve uzun boylu Ha­beşli- kara kadın! Bu kadın, Peygamber (s.a.s.)'e gelip dedi ki:

"Ya Resûlallah! Ben sar'ulanıyorum (beni sar'a tutuyor), sar'a gelince de açılıyorum. Binaenaleyh Allah'a benim için dua buyur'... Resûl-i Ekrem (s.a.s.):

"Ey kadın! İstersen hastalığına sabret, mukabilinde sana cennet vardır, istersen sana afiyet vermesi için Allah'a dua edeyim." buyurdu. Kadın;

“Ya Resûlallah, hastalığıma sabredeceğim (ancak); beni sar'a tutunca açılıyo­rum, kendimden geçince açılmamam için bir dua buyurunuz." diye rica etti, Resulullah da dua etti (avretyerleri; vücudu açılmaz oldu!..)".

Kendinden geçince bile vücudunun açılmasını arzu etmeyen ve bu müt­hiş hastalığa sabreden Ümm-ü Züfer hatûnun çirkinliği, siyahlığı cennete girmesine ve didar-ı Hakk'a kavuşmasına hiç mani olmamıştır. O halde san'ata değil, sania; yaratılana değil, yaratana bakmalısın. O, yarattığı her şe­yi güzel yapmıştır. Kusur, kulların iş ve icraatlarmdadır!..

Hakiki güzellik, secde izinden meydana gelen nurlu sımalardır. İmanlı erkek ve kadınlar, Al­lah için ihlasla secde edip durdukları, abdest alıp namaz kıldıkları için onla­rın simalarında bir nûr tecelli eder, bir nûranilik doğar ki sun'i ziynetler, bo­yalar, pudralar ile bunu kazanmak mümkün olmaz. Bunun içindir ki; boya ve pudra gibi şeylerle fıtratını bozmaya çalışanların yüzlerine bakılmaz hale gelirler... Allah'ın boyası ile boyanınız, fıtratınıza bağlı kaimiz. Allah'tan da­ha güzel boya, vuran, güzellik veren kim var?.. En güzel ziynet tesettürdür ki, çirkin olanlar da kusurlarını onunla örtmeye mecburdur...

Teberrücün; açıklığın mühim bir sebebi de; gönül darlığı ve ruhi buhrandır. Allah'a imanı olmayan veya zaif olan ve ahirete dair hazırlığı bulunmayan bedbahtların bedbin olmaları ve ye's içinde kalmaları tabiidir. Zira bunlar, maddiyata tapmış ve gönüllerini fanilere kaptırmıştır. Gönülleri fanilere bağlı olanlar, helak ve hüsrana namzeddir. Çünkü o fanilerin cazibe­si bir gün olup elbet kopacak, bir taraftan sevdikleri ma'budlar, diğer taraftan da korktukları kahraman putlar sarıp sıkıştırmış olacaktır. Bu ikisinin; sevdi­ği mabud ile korktuğu tagutun ecazübü; çekişmesi arasında sıkışıp kalan za­vallı kalp, ikisini de memnun edebilmek için ne heyecanlı anlar yaşıyacaktır, ne büyük zillet içinde kıvranacaktır...

Allah aşkı ve ebediyyen var olma iştiyakı ile yanıp tutuşan ruhları şu, elemli, kederli dünyada tatmin etmek, kimseye müyesser olmayacaktır. İt-mi'nan-ı kalp denilen gönül rahatlığı Allah'ın en büyük bir ni'metidir ki; Mevla onu ancak mü'minlere ihsan etmektedir. Nahl Sûresi'nin 97. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

"Erkek olsun, kadın olsun, her kim mü'min olduğu halde salih ameller yaparsa hiç şüphesiz ona -bu dünyada- gayet hoş ve zevkli bir hayat yaşatı­rız! Ve onlara, herhalde yapageldiklerinin daha güzeli ile ecir ve mükafatlarını veririz."

Kısaca işaret ettiğimiz bu ruh darlığı, bunalım; erkekleri de, kadınları da anormal hareketlere sevk ediyor, fakat çare diye başvurduklarının hiçbiri, dertlerine deva olmuyor, ıztırablarını dindirmiyor. Çünkü vicdanlar ruhi azab ve ıztırabtan ancak Allah'a ibadetle kurtulur. Yemek, içmekle, lüks el­bise giymekle ve hayvan gibi başıboş dolaşmakla, asla!..


Tesettüre, Kimler Hangi Gerekçe İle Karşı Çıkıyor?


Günümüzde, hayvanat derekesine düşmüş, sehevat-ı nefsaniyyesine dal­mış olan bazı kimseler, tesettüre; kadınların örtünmesine -birtakım geçersiz gerekçelerle- itirazda bulunuyorlar, bunun İslam'da yeri olmadığını iddia edecek kadar ileri gidiyorlar. Asr-ı Saadet münafıkları gibi, içleri küfr-ü küfranla dolu olan bu kişiler Avrupa'da gördükleri ve işittikleri vahşet ve edep­sizlikleri İslam beldelerinde de tatbik etmek ve ettirmek istiyorlar. "Siz, ha­tûnları örtmek, örtünmeye mecbur etmekle; hürriyetlerini selbediyor, hakk-ı hayatlarını kısıtlıyor ve onları, adeta esaret altında yaşatıyorsu­nuz." demiş oluyorlar...

"Erkeklerden onların farkı nedir?" demek istiyorlar...

Evvela; namaz, zekat, oruç ve haccda olduğu gibi, işbu tesettür hükmü de, doğrudan mü'min ve mü'mineleri ilgilendirmektedir. Cenab-ı Hakk; ka­dınlara lazım gelen adabı ta'lim eden ve bu ayetle ve aşağıda kaydedeceğimiz Ahzab Sûresi'nin ayetiyle Kur'an'a imanı olanlara hitab etmiştir. Binae­naleyh imansız kafirleri, bu hüküm ilgilendirmez...

Saniyen; "Kadınlarda, iffet ve nezahet gerekli midir, yoksa değil mi­dir?". Bu suale;

"Hayır, değildir" şeklinde cevab vermek mümkün değil­dir. Meğer ki deyyus olsun!..

İffet ve nezahet gerekli olunca mutlak bulunması gereken bu iffeti ve nezaheti muhafaza etmek, namus ve haysiyyetiyle yaşamış olmak için kadının bir erkeğe; kocaya muhtaç olduğu da muhakkaktır. Çünkü fıtraten zaif yapılı ve bazı yönlerden aciz olan kadın, bir hamiye, bir yardımcıya behemehal muhtaçtır. Hayatını idame ve temel ihtiyaçlarını te'min ve tedarik için bir er­keğin himaye ve ianesine ihtiyaç duyan bir hatun; o erkeğin sevgisini, hüsn-ü zannını celbetmek; onu; kocasını kendi hakkında sû-i zanna düşürmemek zorundadır.

Çünkü bu dünyada refah ve saadeti, efendisinin kendisini sev­mesine, hüsn-ü zannımn devam etmesine ve aralarındaki bağların kopmama­sına bağlıdır. Kocanın sevgisinin ve hüsn-ü zannının devam etmesi de; kadı­nın töhmet mevkiinden sakınmasına, kocasından başkasını hiss-i şehvetle sevmemesine ve efendisini sû-i zanna düşürecek gayri meşru ve gayri ciddi hal ve hareketlerden tamamen beri olmasına mütevakkıftır.

Çünkü sû-i zann altında bulunan (kocasının, kendisinden başkası ile ilişkisi bulunduğuna ihti­mal verdiği) bir kadın, böylesine ağır bir ittiham altında kat'iyyen huzur bu­lamaz, mes'ût olamaz ve ayrılmaktan başka çare kalmaz. Yuvaları yıkılmış olur. Bu ayrılıktan, erkek de muhakkak ki zarar görür, fakat daha çok kadın, mutazarrır olur. Şimdi soruyoruz:

Kadınların; dilediği yerde serbest dolaşıp arzu ettiği kimselerle görüşme­sinde töhmet var mıdır, yok mudur? "Yoktur.", diyenler, insanlık duygu­sundan mahrum, iffetsiz ve gayretsiz kişiler olduklarını isbat etmiş olurlar. Zira azıcık izzet-i nefs sahibi olan kimse karısının; önüne gelen hemen her­kesle görüşüp konuşmasında töhmet vaki olacağını, sû-i zanna düşülüp dedi­kodular çıkacağını bilir de buna asla müsaade etmez.

Bunu (töhmetin bulun­duğunu) kabul eden kimselerin ise, töhmet mevkiinden kaçınmaları ve hemen her fenalığa ihtilatın; kadın erkek karışımının sebebiyet verdiğini bilmeleri -iffeti, namusu korumak için- şarttır, kaçınılmaz zarurettir. Böyle sû-i zanna sebep olabilecek ve hatûnu ağır ittiham altına alacak olan bir şeyi nasıl teklif ediyorlar ve kadına, ne hakla reva görüyorlar? Böyle bir itham altında kalmak veya iftiraya uğramakla rezil-i rüsvay olacak kadın değil mi­dir?

Çünkü bu hal, imtizaca halel verecek, geçimsizliğe sebep olacak ve ni­hayet ayrılmakla sonuçlanacaktır. Bu kadın; anası babası veya kardeşleri ya­nında yaşamış da olsa huzurlu olamayacak, kocasının evindeki rahatı, tatlı hayatı bulamayacaktır. Şayet kimsesi yoksa büsbütün sefalete terkedilmiş olacaktır. Günümüzde bunun misallerini, çok sayıda görmek mümkündür...

O halde kadının; kocası evinde çocukları ile birlikte konuşarak, koklaşıp kaynaşarak ahenkli, karşılıklı sevgiye dayalı bir hayat sürdürmesi mi hürriy-yettir, yoksa bir nice sû-i zanlar altında kalarak, töhmetin ezici kahn altında inleyerek sefil vaziyette sürünmesi mi hürriyettir?.. Töhmet mevkiinden ka­çınarak, sû-i zan şaibesinden bile beri olarak efendisinin evinde; kendi evin­de çoluk çocuğunun başında kocasının velayeti ve himayesi altında takdirine mazhar olmuş vaziyette yaşaması müstesna bir saadettir!.. İşte teberrüc; açık saçık vaziyette, mutlak hürriyetle dolaşmak böyle bir saadete manidir...

Eğer kadının mesture olmasına itiraz edenlerin maksatları; "Kadın er­kek birbirine karışsın, herkes istediğiyle dilediği yerde, dilediği zaman buluşsun." demekse bunun ne İslam'da yeri vardır, ne de insanlıkta! Bu, an­cak insanlık dışı bir yaşama tarzı olan komünist sistemlerde bulunur. Böyle­sine vahşi sistemlerde ise; kim kimin oğludur ve kim de kimin babasıdır bi­linmez. Daha evvel de takrir ettiğimiz veçhile hayat artık behimi, hatta daha aşağı olur ve kişiler, başkasının çocuğunu kucağına alıp sevmeye, onu te'dib ve terbiye etmeye; çocuklar da yabancı kimselere, "Baba" demeğe becbur bırakılmış olur. Bu ise; telafisi imkansız son derece feci bir zillet ve rüsvay-lıktır, hem de her iki taraf için... Zerre kadar aklı ve iz'anı olanlar bunu kat'iyyen tecviz ve tasvib etmezler...

Pekala bir kadının; nikah altında oğlan, kız annesi olarak ve huzur dolu evinde yavrularının başında bulunarak evveli, ahiri; gençliği ve kocalığı bir yerde, bir kişinin himayesinde iffet ve namus dairesinde yaşaması mı hürriy-yettir, yoksa hayvanlar gibi şurada burada başıboş gezerek, gözünün kestir­diği ile pervasızca buluşarak ve bir takım sergerdelerin saldırısına maruz ka­larak perişan bir halde ve kocalığında kimse yüzüne bakmaz vaziyette kapkaranlık ye's içinde hayatını tüketmesi mi hürriyyettir?.. Siz, meşru suret­te evlenen, aile ocağına bağlı kalan ve İslami kaidelere göre yaşayan o mesture hatunların, ne kadar mes'ût ve bahtiyar olduklarını ve ne derece zevk-i ruhaniye daldıklarını keski bilseniz!.. O zaman kendinizi cennette zannedersiniz!..

Bir Fıkra: Ziya Paşa merhum, mümessil olarak Fransa'ya gittiği zaman Fransız ga­zeteciler ve diplomatlar ona bir takım sorular tevcih etmiş, o da cevablarım vermişti. Bu suallerden birisi de şu idi:

"Siz müslümanlar; kadınları örtmek, örtünmeye mecbur etmekle ve kocası veya mahremi yanında olmadan yolculuk yapmasını engellemek­le, hürriyetlerini selbetmiş, hayat haklarını tahdit etmiş, onları esaret altında tutmuş olmuyor musunuz?" Ziya Paşa:

“Hayır olmuyoruz.”

“O halde niçin böyle muamele yapıyorsunuz?..”

“Evvela dinimizin emri bu olduğu için. Bir de çocuklarımızın babası malûm olması için.”

Eğer tesettüre karşı çıkanların demek istedikleri; "Efendim, kadın da bir insandır. Hem onun erkekten farkı nedir? Kadının erkekten ayrı birçok yanı, yönü vardır. O halde kadınlar da -erkekler gibi- istedikleri yer­de gezip dolaşsın ve istediği kimseler ile görüşüp konuşabilsin, artık bu­nun bir sınırı olmasın. Kocası veya velisi de ona mani olmasın, sû-i zanda bulunup töhmet altına almasın, hiçbir kayda bağlı kalmasın. Kocası onu hayvan gibi beslesin dursun..." fikri ise; hiç şüphesiz yüce İslam'ın iz­zeti ve tab'i selim sahibinin iffeti bunu kat'iyyen kabul etmez, reddeder. İs­lam, iffetten taviz vermeğe ve ailede ortaklığa asla razı kalmaz, hatta buna, -domuz hariç- hayvanlar bile razı kalmaz. Mahûd mahlûktan başka eşini kıs­kanmayan hangi hayvan var ki?..

Madem ki kadının nafakasını, beşeri ve medeni İhtiyaçlarını kocası te'min ediyor ve ona yönelik saldırılara karşı durup onu hıfz-u himayet kül­fetine katlanıyor. Binaenaleyh bu ni'met mukabilinde kadının da haps-i nefs etmek, huzur dolu hanesinde karar kılmak ve kendine has ziynet ve nimetle­rinden kocasından başkasının yararlanmasına imkan vermemek külfetine -şayet külfet kabul edilse bile- ihtiyariyle katlanması icap etmektedir. Çünkü külfet ni'met mukabilidir.

Kaldı ki kadınların, tam tesettürlü bulunması; if­fet, ismetlerine delalet ettiği, töhmet şaibesinden beri olduklarının emaresi bulunduğu ve sıcaktan, soğuktan, eza verecek şeylerden, emraz-u illetlerden, taarruz ve tecavüzlerden korunmuş olduğu, ayıp ve avreti gizlediği için, te­settürü kendileri hakkında zararlı saymak şöyle dursun, doğrusu izzet, şeref ve meziyyet telakki ederler ve etmektedirler. Bunun içindir ki, gerek maddi, gerekse manevi olanca baskılara rağmen tesettürün, başlarını bile açmamamn mücadelesini vermektedirler. Çünkü onlar, Allah'ın emrine imtisal ede­rek kulluk vazifesini ifada bulunmanın ne büyük saadet olduğunu çıplak ge­zenlerden çok iyi bilmektedirler.

"Kadınların açık gezmesi iffetlerine mani midir?" diyorlar.

Evet, kadınların açık gezmesi iffete mani değildir. Kadın, hem açık ge­zer, hem de afife olabilir. Şu kadar ki teberrüc; açık gezmek İslam dininde iffetsizliğin emaresi kabul edilmiştir. Zira şer'i şerifin tesettürü emretmesin-deki hikmet; fitne ve fesada giden yolları kapatmaktır. Mesture bir hatûnun kıyafetini, hüviyetini kimse bilmez ve binaenaleyh hiç kimse ona söz atmak cesaretini kendinde bulamaz tesettürünün haşmet ve heybeti karşısında çe­kinmek zorunda kalır, şayet bu hatûn zaruri bir ihtiyacı için evinden dışarıya çıkmışsa...

Fakat sabahtan akşama kadar, hatta gecenin geç saatlerine değin şurada burada serbest dolaşan sokak sürtüğü kadınları görenlerin hemen hep­si tanırlar. Güzel bir kadını gören gençlerden ve hatta ihtiyarlardan ona meyi etmeyen yüzde kaç kişi kalır? Bu kadının da, genç ve kendi kocasından daha güzel delikanlıları gördüğü zaman gönlünde bir uyanma, sinesinde bir yan­ma meydana gelmediğini ve bu yüzden kendi kocasına karşı rağbet ve mu­habbetinin azalmadığını kim iddia edebilir?..

İş veya okul hayatında muhte­lif kıvam ve kabiliyyetteki bir çok genç delikanlılar ile tanışıp aşina ve yüz göz olan kızlarla evlenen kimselerden çoğu işte bunun için -görüştüğü bütün gençlerdeki kabiliyyet ve meziyyetleri kendi kocasında görmek istediği ve fakat bulamadığı için- mes'ût olamıyor ve huzur, bereket dolu bir aile yuvası kuramıyor!.. Her şeyden evvel melek olmayıp insan olduklarını, hem de Al­lah'tan korkmayan ve fenalıklardan sakınmayan canavar kalpli, kara vicdanlı insanlar olduklarını unutmamalarını, işbu kadın hak ve hürriyyetierini müda­faa eder görünen ve maksatları başka olan ebalise'ye tavsiye etmek isteriz!. Beşerin kuvve-i şehevaniyyesi ölmüş ve hiss-i ihtirasları sönmüş değildir...

Eğer; "Bu hal arızidir, kadınların hepsinin bu vesile ile fuhşiyata daldığını iddia etmek kabil değildir, binaenaleyh fertlerin hatalarını umuma teşmil etmek doğru değildir..." diyecek olurlarsa buna; "Evet doğru söylüyorsunuz," deriz. Ancak kadınların yüzde ellisi, altmışı ve hat­ta yüzde yetmiş beşi hak yoldan aynlmasa da, sadece yüzde onu veya onbeşi gibi azınlığı doğru yoldan sapmış, fısk-u fücura saplanmış olsa fitnenin zuhuruna yeter. Hikmet; bir şeyin ferdinde değil de, cinsinde aranır.

Binae­naleyh cinse hürriyyet, serbesti verilmesi, o cinsin bir ferdinde bile fitneye vesile olacaksa o hürriyyetin, tamamı hakkında sınırlandırılması lazım gelir. Bundan dolayı haram olan bir şeyin mukaddimatı; öncü sebepleri de haram olur. Binaenaleyh zinaya velev yüzde bir olsun sebep olan açık gezmek haramdır. Tesettürün; farz kılınmasının, bundan başka -bir kısmına işaret etti­ğimiz- daha birçok illet ve hikmetleri vardır. Hepsinin başında; "Allah'ın emri olduğu" hususu gelmektedir. Zira o, mutlak teslimiyet ister...

Şurası da muhakkaktır ki; Allah'ın her emri, her hükmü insanların yararı­nadır. Şimdi veya ileride onun behemehal faydasını göreceklerdir.

"Mesture olduğu halde yoldan çıkan kadın yok mu?"

Evet, mesture olduğu halde dahi yoldan çıkanların bulunduğu inkar edile­mez. Ancak Allah'ın tesettür emrini yerine getirip de nefsini ve ziynetlerini muhafaza esbabına tevessül ettiği için, bu cihetten sorumlu olmaz, cemiyet de onun yüzünden -münkeri; günahı tağyir ve izale etmekle karşı karşıya kalmadıkları için- mes'ûl vaziyete düşmez. Çünkü bir cemiyet, fertleri ara­sında gizli surette işlenen günahları tağyir etmekle mükellef değildir. Saklı yerlerde, gizlice irtikap edilen ma'siyetlerden ancak sahipleri sorumludur. Bir de açık gezmek raddesinde fitneye vesile olmayacağı da aşikardır!..

İnsanları; sair hayvanlardan eşleşme babında ayırdeden husus şüphesiz nikahtır. Nikahtan maksat da; zevcenin, her bakımdan kocasına mahsus ol­ması, iştirak olmaması, ağyarın taarruz ve saldırısından mahfuz kalması ve selamet bulması değil midir? Kadının; taarruz ve tecavüzlerden salim olup emniyette olması, istediği yerlerde dilediği gibi rastgele başıboş gezmesinde midir, yoksa kendi mes'ût evinde çocuklarının başında işiyle, asiyle meşgul olup efendisine hizmet edip ondan başka kimseye görünmemesinde midir?.. Fitne fesattan salim ve zevcinin vicdanen huzurlu, kalben mutmain olması hangisine bağlıdır, insafla, iz'anla cevap verin?..

Şu halde kadınların örtünmesine yönelik itirazlar; akli ve ilmi delillere asla müstenid değildir, hikmet ve Hakikatle bir alakası yoktur. Sırf şeytanlara uymak, şehevat-ı nefsaniyyeye tabi olmaktan neş'et eden bir dalalet ve Hz. Kur'an'ın ahkam-ı aliyesini tahrif gayesini güden bir dinsizlik ve zındıklıktan ibarettir!

Ahzab Sûresi'nin 59 uncu ayetini ve bu ayetin ihtiva ettiği hükümleri de kaydederek işbu "Tesettür" bölümüne son verelim. Hakk Sübhanehû ve Teala buyuruyor ki:

"Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle; cilbablarından; dış elbiselerinden üzerlerini sıkı örtsünler. Bu (tesettür), onların tanınmalarına (perişan cariyelerden ve adi kadınlardan va­kar ve heybetleri ile seçilerek hürmet edilmelerine), binaenaleyh eza ve ce­fa edilmemelerine daha uygundur. Allah gafur, rahimdir."

Görülüyor ki; burada tesettür emri, yalnız Peygamber (s.a.s.)'in zevcat-ı tahiratına ve kızlarına değil, Sûre-i Nûr ayetinde olduğu gibi mü'minlerin ka­dınlarına dahi teşmil edilmiş ve bundan muradın hürre kadınlar olduğu da beyan edilip bildirilmiştir. Çünkü mü'minlerin kadınlarında asi olan hürriy-yettir.

Araplarda -İslam'dan evvel- tesettür adet değildi. Cahiliyyet devri oldu­ğundan kadına hürmet yoktu. Eski cahiliyyet kadınlarında, -tıpkı zamanımız­da olduğu gibi- erkeklerin nazar-ı dikkatlerini celbedecek şekilde göz beler­terek teberrüc eden, açık saçık çıkan mübtezel olanlar bulunuyordu. Bundan dolayı kız çocuklarını diri diri gömenler olmuştu.

İslam ise; kadının sanını, şerefini, iffet ve ismetle, vakar ve haysiyetle yükseltiyordu. Yukarıda zikret­tiğimiz Sûre-i Nûr ayetleri; imanlı erkeklerin ve kadınların birbirlerine göz belertmeyip nazarlarını kısarak, harama bakmayarak edep ve iffetlerini mu­hafaza etmeyi öğretmiş ve terbiyelerini yükseltmiştir. Bu ayet-i celile de; imanlı hür kadınların hiçbir veçhile ezaya maruz kalmamalarını ve saldırıya uğramamalarını temin ve teyid için "Cilbabları ile gövdelerini tepeden tır­nağa kadar tamamen örtmelerini." emretmiştir.

"Cilbab"; baştan aşağıya kadar vücûdun tamamını örten çarşaf, fera­ce ve çar gibi dış elbiseleri demektir.

"Yüdnine" kelimesinin masdarı olan "İdna" lafzı da "Yaklaştırmak" ma'nasınadır. Ancak burada:

"Ala" harfi ile silelendiği için tazmin suretiyle "Sarkıtmak" ma'nasını ifade etmektedir ki; "Sıkı örtmek" demek olur. Binaenaleyh "Cilbabların­dan üzerlerini sıkı örtsünler" ta'birinde de iki vecih vardır:

a- Cilbablarından birisini giymekle bütün bedenlerini örtmektir.

b- Cilbabın bir kısmı ile başını ve yüzünü örtmek, diğer kısmı ile de bedenin geri kalan tarafını iyice kapatmak demektir. Bu da iki suretle tarif edilmiştir:

Birincisi: Kaşlarına kadar başını örttükten sonra büküp yüzünü de ört­mek ve yalnız tek bir gözünü açık bırakmaktır. Eski hatûnların tesettür tarzı işte böyle idi.

İkincisi: Alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra burnunun üzerinden dolayıp, gözlerinin ikisi de açık kalsa bile yüzünün büyük bir kısmını ve göğsünü tamamen örtmüş olmaktır.

Abdurrazzak ve bir cemaat Ümm-ü Seleme (r. anha)dan tahriç etmiş, şöyle demiştir:

"Bu ayet nazil olduğu vakit, Ensar kadınları, üzerlerinde giydikleri siyah kısalar olduğu halde öyle bir sekinet ile çıktılar ki, sanki başları üzerinde si­yah kuşlar vardı"

İbn-i Merdûye de, Hz. Aişe (r. anha)dan rivayet etmiş, şöyle demiştir:

"Ensar kadınlarına Allah rahmet etsin; işbu -izahı ile meşgul olduğu­muz- ayet nazil olunca yün futalarını yardılar, onunla başlarını sardılar da Resûlullah (s.a.s.)in arkasında öyle namaz kıldılar, sanki başları üzerinde siyah kargalar vardı."

Bu mealde, bir kaç hadis-i şerif daha kaydetmiştik. Muharriçleri değişik olduğundan, hafızaları tazelemek için, te'yit mahiyetinde bunları da zikreyledik...

Bu ayet-i kerime, şu büyük hakikatlere irşad etmektedir:

1. Örtünmek ve yabancılardan ziynetlerini saklamak bilimum mü'mine kadınlar üzerine kati'yetle farzdır.

2. Peygamber (s.a.s.)'in muhtereme kerimeleri ve zevcat-ı tahiratı, di­ğer ehl-i iman kadınlarının örneği ve numûne-i imtisalleridir.

3. Şer'an cilbab; dış elbise; ziynetleri, iç elbiseleri ve bedenin tamamını örtecek derecede geniş, bol ve kalın olmalıdır. Vücut hatlarını belli eden dar veya ince; şeffaf bir elbisenin varlığı ile yokluğu müsavi gibidir!..

4. Tesettür; kadınları darlığa, sıkıntıya düşürmek için değil, onların şan-u şereflerini yüceltmek, kıymet ve kerametlerini artırıp hürmete layık hale getirmek için farz kılınmıştır, ezaya ve haddini bilmezlerin saldırısına maruz kalmamaları için emredilmiştir ve bu, Gafur, Rahim Allah'ın onlara müstesna bir rahmetidir...

5. Şer'i örtüye bürünmekle; hem kadının izzeti, haysiyyeti sıyanet edil­miş olur. Hem de toplum, fitne-fesadın şuyû bulmasından ve fuhşiyatın ya­yılmasından kurtarılmış olur.

6. Müslüman kadınlar; Allah'ın emirlerine teslim olmalı ve İslam adabı ile muttasıf bulunmalıdırlar.

7. Allah Teala kullarına son derece merhametli olduğu için, dünya ve ahirette onların müreffeh mes'ût olmasına ve hayr-u bereket bulmalarına se­bep olacak hükümleri meşru kılmıştır. O halde İslam kadınları! Tevbekar olup, eski ihtişamınıza hemen avdet ediniz!..


Hasılı:


Kadının hakiki güzelliği teberrüç ile değil, tesettür iledir. Tesettür, me­deni ve münevver olmanın parlak belirtisi ve birinci şartıdır. Elbise, insanı, şair canlılardan ayıran bir husustur. Açılmak, saçılmak ise cahiliyyete avdet etmek ve hayvanlık derekesine sukut eylemek demektir. Aile yuvalarının yı­kılması ve zevcelerin hıyanetinin yayılması işbu iğrenç teberrücün meş'ûm neticesi değil midir? Bir kadının sahip olduğu en büyük şeref ve izzet; edeb-ü haya, iffet ve örtü, vakar ve ciddiyet gibi meziyyet ve manevi değeri yük­sek olan hasletlerdir.

Bu faziletleri; ulvi değerleri muhafaza etmek; kadının "İnsanlığını" en üstün biçimde hıfz eylemek demektir. Kadının; iffet ni'metinden mahrum ve örtünme ihtişamından hali olması, ne ona bir yarar sağlar, ne de topluma!.. Hepsinin zararını tevlid edeceğinde ise asla şüpheye mahal yoktur. Bunun büyük bir gerçek olduğunu yar ve ağyar, insaf ehli olan herkes itiraf etmektedir. Nitekim Arap Cumhuriyetinde bir ay kalan,

Amerikalı bir kadın yazar;

İsimli bir Amerikan gazetesine bir yazı vermiş ve şöyle demiştir:

"İhtilatı men'ediniz. Ve kadının hürriyetini takyid edip sınırlandırı­nız." başlığı bu olan makale, Kahire'de Cumhuriyet gazetesi tarafından neş­redilmiştir, şöyle ki:

"Hiç şüphesiz Arap topluluğu, kamil ve selim fıtratlı bir toplumdur. Böyle bir topluma yakışan ise, genç kızı ve delikanlıyı, makul hudûd içe­risinde bağlayan eski inanç, örf ve adetlerine sıkı sarılmaktır. Bu toplu­mun, Avrupa ve Amerika topluluklarından apayrı yanı vardır. Zira siz­de, geçmişlerinizden miras kalan öyle örf-ü adet ve an'aneler var ki; kadını takyid etmeyi (hürriyetini mutlak olmaktan çıkarıp sınırlandır­mayı) gerekli kılıyor, anneye-babaya ihtiramı vacib kılıyor ve bundan daha çok, bugün Avrupa'da ve Amerika'da toplumu ve aileyi tehdid eden "Batı ibahiyyesinin": "Farz, vacib; haram, günah" diye birşey ta­nımayıp her şeyi mübah görme fikrinin doğru olmadığını kesin hükme bağlıyor!

Arap toplumunun genç kızlar üzerine farz kıldığı kayıtlar cidden yararlı ve faydalıdır. İşte bunun için size nasihat ediyor; örf-ü adetleri­nize ve ahlakınıza sımsıkı sarılınız diyorum. İhtilata; erkeklerle kadın­ların karışmasına mani olunuz, genç kadınların hürriyetini bağlayınız

Hicab; Perde (tesettür) asrına dönünüz. Bu, sizin için ibahiyye, başı­boş olmaktan ve Avrupa, Amerika'nın gayretsiz, hayasızlığından çok hayırlıdır.

İhtilata engel olunuz. Çünkü biz bu yüzden Amerika'da çok zahmet ve sıkıntı çektik. Amerika toplumu; sihirlenmiş, İbahiyyeciliğin ve heva-perestliğin (rezaletin) her türlüsü dolu olan bir millet olmuştur. İhtilat ve hürriyet kurbanları, henüz yirmi yaşını bulmadan zindanları, kaldı­rımları, barları ve gizli buluşma evlerini doldurdular. Genç kızlarımıza ve küçük yaştaki oğullarımıza vermiş olduğumuz hürriyet (!), onları, olay çıkaran gruplar, James Dean grupları ve uyuşturucu madde mübtelası ve zevk-u keyf ehli kitleler haline getirdi.

Avrupa ve Amerika toplumlarındaki; ihtilat, ibahiyye ve hürriyet, aileleri tehdid etmiş, manevi değerleri ve ahlaki kıymetleri sarsmıştır. Yirmi yaşın altındaki genç kız, yeni toplumda genç delikanlılarla ihtilat ediyor, raks (dans) yapıyor, şarap içiyor ve uyuşturucu maddeleri kulla­nıyor ve bütün bunları; medeniyyet, hürriyet ve ibahiyye ismi altında iş­liyor.

O, ailesinin gözü önünde, kulakları işite işite oynuyor, eğlence ya­pıyor, istediği kimse ile münasebette bulunuyor. Hatta anne-babasına, hocalarına ve bu haline vakıf olanlara meydan okuyor., hürriyet, ihtilat serbesti ve başıboşluk namiyle meydan okuyor. (İstediğim yere giderim ve dilediğimle görüşür, konuşurum hürriyetime mani olamazsınız di­yor). Bir kaç dakika içinde evleniyor, bir kaç saat sonra boşanıyor. Bu evlilik ona; bir imza, yirmi kuruş ve bir gecelik aslan yuvasından (gelin evinden) başka bir külfet yüklemiyor!.."

İşte Amerika'lı yazar kadının re'yi budur. Fazilet odur ki, onu yabancılar da itiraf etsin.

"İlk cahiliyyet devri kadınları gibi kırıla döküle, süslerinizi göstere gös­tere yürümeyin" buyuran Allah Teala ne kadar doğru söylemiştir!..

Zinaya sevk eden amillerden biri de hiç şüphesiz açıklık ve başıboşluk­tur. Bundan dolayı sözü bir hayli uzatmış olduk. Çünkü makam; icaz, ihtisar; sözü kısa kesmek makamı değil, ıtnab (uzatmak) ve tafsil makamıdır. Görmüyor musunuz? Baksanıza!. Genç kadınların, kızların esvab entarileri yanıyor.

Etekleri tutuşmuş, alev bedenlerini sarmış, bu ateş, sam yeli gibi mesamata kadar işliyecek hatta -Allah saklasın- tırmanıp yüreklere bile sira­yet eyliyecektir. Genişleyip yayılma istidadı günden güne artan ve cereyan gibi çarpan, yakan bu dumansız ateşten yavrularımızı; kız ve kadınlarımızı, müslüman kardeşlerimizi bir an evvel kurtarmaya çalışmalı ve kendilerine yardımcı olmalıyız.

Bu zavallılar, kurtuluş çaresi ararken, pervaneler gibi canlarını ateşe atıyor, din ve imanını dalaletle satıyor ve yangınını, ateşini söndürmek için de adeta su gölü zannedip asit (!) kuyusuna yatırıyor. Zerre kadar insaf ve merhameti olan bir insan, işbu feci manzara karşısında seyirci kalamaz ve kurtarmak için çalışanlara katılmaktan kendini alamaz...

Hz. Halil İbrahim Aleyhisselam'ı yakıp intikam almak için Nemrûd lain, o -mahûd- cehennemi ateşi tutuşturduğu zaman kurbağalar bile merhamete gelip ağızlan ile taşıdıkları suyu o ateşin üzerine serperek söndürmeye çalışmışlar ve bu hizmetten dolayı Resûlullah'ın taltifine mazhar olmuşlardı. Zira kurbağayı öldürmekten nehy buyurmuşlardır. Diğer bir hadiste ise;

"Kurba­ğaları öldürmeyin, çünkü onların ötüşü tesbihtir." buyurulmuştur.

Biz de, bir kurbağa misali, şu satırlarımızla açıklık, saçıldık (Teberrüc) ateşini söndürmeye ve genç neslin, acısı bilahare hissedilecek olan ıztırabım dindirmeye uğraştık. Tevfik ve inayet Halık-ı Zül-Celal'dandır. Elimizde ne var ki?..

Unutulmasın ki bu ateş, Nemrûd'un ateşinden daha süreklidir. Çünkü o, vücudu yakacaktı, bu ise vicdanı, imanı yakıyor. Bu kutsal değerlerin cayır cayır yanmasına da zavallı müslümanlar gözlerini belertmiş bakıyor, hatta çok hoş bir şeymiş gibi üstelik ağızlarının suyu bile akıyor!..

Göster Allahım bu millete kurtulur tek mu'cize!

Bir utanmak hissi ver gaib hazinenden bize.

M. Akif Ersoy


kaynaklar

[547] Ekrem Doğanay, İslamda Kadın Hakları, Rehber Yayınları, Ankara, Eylül 1993: 1/280-289

[548] Hûhu'l-Meant,

[549] Ekrem Doğanay, İslamda Kadın Hakları, Rehber Yayınları, Ankara, Eylül 1993: 1/289-297

[550] Ceridetü’l-Cumhûriyye, el-Kaahire, 9 Yonyo 1962 M.

[551] Sübülü's-Selam: 4/79. Yayıncının Notu: Bu yazı Ekrem Doğanay'm Kadın Tesettürü ve Zinanın Hükmü adlı eserin­den alınmıştır.

[552] Ekrem Doğanay, İslamda Kadın Hakları, Rehber Yayınları, Ankara, Eylül 1993: 1/297-299



 
« Son Düzenleme: 25 Aralık 2019, 19:49:40 Gönderen: Admin »
Allah var gam yok.!